
NECMİYE İKRA YENER
İnsanoğlu, doğuştan birtakım haklara sahiptir. İlk insanla başlayan insanlık tarihinden günümüze kadar ki süreç içerisinde bu haklar, ‘İnsan Hakları’ şeklinde ad bulmuş ve farklı tarihi dönemlerde insan topluluklarının yaşam tarzlarına göre farklı şekillerde formüle edilmiştir. İnsan hakları, hakların en özel bir gurubudur. Çünkü insan özel ve değerli bir varlıktır.
İnsan hakları konusu çok tafsilatlı bir mevzudur. Hâlihazırda insan haklarının içeriği bir defada belirlenip herkes tarafından benimsendiği ve ortak bir zeminde mutabakata varıldığı görülmemiştir. Aksine her gün muhtevası değişmiş ve zenginleşmiştir.
En geniş haliyle söylenecek olursa insan hakları, siyasal meşruluğun bir ölçütüdür. Yani bu cümleyi açacak olursak insan topluluklarını yöneten egemen zümre ya da öteki adıyla hükümetler insan haklarını korudukları ölçüde meşru bir yönetim anlayışına sahip olurlar. ‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde’ şu ifade yer alır. ‘İnsan hakları, bütün haklar ve bütün uluslar için başarının bir ölçütüdür.’
Tarihe baktığımızda, insan hakları uygulamaları adına imzalanmış bir dizi sözleşme ve mukayyed bir dizi belge ile karşılaşırız. Bu sözleşmelerin içeriğine bakıldığında ve uygulamaları mütalaa edildiğinde insan hakları kavramının manipüle edilerek, büyük oranda baş göstermiş hak ihlallerine tanık olabiliriz. Yüzyıllardır egemen sınıf yani hâkim sınıf; en alt zümre olarak tabir edilen, yönetimleri altında bulundurdukları yoksul insanları ezmişlerdir. Ve bu manipülasyon en çok ta bu egemen sınıfın elinde işlerlik kazanmıştır.
İnsan hakları kavramını ilk istismar eden batılılardır. Hintli düşünür Vinaylal’e göre; ‘insan hakları tartışması, batı emperyalizminin en gelişmiş halidir.’
Hukukun tanımını yapmakta zorlananlar, bugün insan hakları kavramının tanımını yapmakta da zorluk çekmişlerdir. Hangi hakların insan hakları kapsamında değerlendirileceği hep tartışmaya neden olmuştur. Her ne kadar insan hakları kavramı tartışılmışsa da şunları söylemekte fayda vardır. İnsanın salt insan olması hasebiyle sahip olduğu birtakım hakları vardır ve söz konusu bu hakların hangi anlamları içerdiği önemlidir. Hak sahibi her insanın aynı zamanda sahip olduğu bir ‘yetki’si ve ‘meşru bir talep’ i vardır. Çünkü doğuştan sahip olunan haklar demek aynı zamanda bu haklar üzerinde yetkilik ve meşruluk hakkına sahip olmak demektir.
Tarihte, kayıtlara geçmiş insan hakları sözleşmelerine bakacak olursak; yaşanan hak ihlalleri neticesinde hazırlanan insan hakları mevzusundaki maddelerin uygulanmasında yaşanan problemleri ayan beyan bir şekilde görmemiz mümkün olacaktır. 16 Aralık 1966 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları sözleşmesindeki maddeler teker teker incelenip kayıtlardaki hak ihlalleri raporları kritik edilirse aynı zamanda mezkûr haklar sözleşmesinin, uygulanmasında sorunlar yaşanmaması için oluşturulan güvenlik konseyinin çalışmalarına bakacak olursak, insan hakları normlarına ilgisiz ve kayıtsız kaldıklarını müşahede edebilmekteyiz. Hassaten güvenlik konseyinin insan hakları konusundaki bu ilgisizliğini aynı zamanda yaptırımlar noktasındaki yetersiz uygulamaları raporlar tarafından tescillendiği görülmektedir.
Güvenlik konseyi insanın en temel hakkı olan yaşama hakkı hususunda Irak’ta yapmış olduğu yaptırımlar sonucu yaşamını yitirmiş yüz binlerce insanın ölümünden sorumludur. Güvenlik konseyi, uygulamış olduğu yaptırımlar neticesinde savaş hukukunun temel özelliği olan ‘fark gözetme’ ve ‘orantılılık’ ilkesini de göz ardı etmiştir.
Bugün küresel ölçekte uygulanan yaptırımların sebep olduğu hak ihlallerini, milyonlarca masum insanın yaşama hakkının nasıl da ellerinden alındığını görmemek için insanın vicdani kanallarının kapalı olması gerekir. Ancak bugün vicdani duyarlılıktan yoksunların açmış olduğu tahribatları ve acıları bertaraf etmek kolay olmasa gerektir. Bir ülkeyi kolay işgal edebilmek için kamuoyunun vicdanını rahatlatmak maksadıyla Batı emperyalizminin yüzyıllardır demokrasi, insan hakları ve özgürlük vaadiyle işgal ettiği topraklara yalnız kan, gözyaşı ve acı götürmesi şunları göstermektedir. Küresel ölçekteki insan hak ihlallerinin acı bilançosu azımsanmayacak kadar korkunç boyutlara ulaşmıştır.
“İnsan hakları devredilemez, vazgeçilemez ve ihlal edilemez haklar statüsündedir.” Ancak dün ve bugünün tarihi incelendiğinde içi boşaltılmış ve yozlaştırılmış bir insan hakları kavramını görebilmekteyiz. Çünkü tarihin her döneminde egemen sınıf yani bugünün tabiriyle hükümetler, tebaanın doğuştan sahip olduğu haklarına saygı göstermemişlerdir. Oysa hükümetlerin meşruluklarını kabul ettirebilmeleri için insan hakları konusunda yönetimleri altında bulundurdukları toplulukları mutlu etmeleri gerekmektedir.
Bugün tüm dünyada insan hakları ihlallerinin yaşanmadığı tek bir ülke yoktur. Her ülkede bu sorun farklı farklı oranda problemler doğurmuştur. Bugün güç unsurunu ellerinde bulunduranlar insan haklarını tanımamaktadırlar. En güçlü olan kendisince en zayıf olarak gördüğünü ezme, sindirme ve sömürme işine yüzyıllardır fasılasız devam etmektedir.
Türkiye ‘deki insan hakları uygulamaları değerlendirildiğinde Türkiye’nin insan hakları ihlalleri konusundaki sicilinin hayli kabarık olduğunu görebilmekteyiz.
Türkiye de egemen olan ideolojik yapı, insanların özgür alanına tamamen bir set çekmiştir.
İnsanların özgürlüklerinin kısıtlandığı bir ülkede hâlihazırda insan haklarından söz etmek olanaksız gibi görülmektedir. Resmi ideolojinin dayatıldığı bir ülkede insan haklarını savunmak neredeyse suç gibi gösterilmektedir. Din, dil farkı gözetilerek; insanlar din, dil üzerinden muameleye tabi tutulmaktadır.
Müntesibi olduğu dinin renginden, kural ve normlarından neşet etmiş bir giyim tarzıyla eğitim-öğretim hakkından mahrum bırakılan genç kızların, maruz kaldığı insanlık dışı, hak ve hukuk dışı müdahaleleri kritik ettiğimizde; mevcut sistemin insan haklarına riayet etmediğini müşahede etmekteyiz.
Yazının başında da belirtildiği üzere bir siyasi iktidarın meşruluğunu halkına ispat etmesi için insan haklarından, insan özgürlüklerinden yana bir yönetim anlayışına ve uygulamalarına sahip olmaları gerekmektedir.
Bir siyasal düzenin başarısı ve devamı için ölçüt, insan haklarına saygı olmalıdır.
Hemen hemen her dönem yapılan darbe trafiğiyle ülkeyi kaosa götürmenin ve insanın en temel hakkı olan yaşama hakkını elinden almanın meşru bir referansı ve açıklaması olamaz. Türkiye’nin insan hak ihlalleri raporları ve ulusal af örgütünün raporları incelendiğinde faili meçhul cinayetler, kayıp vakıaları, gösterilerde kullanılan orantısız güç ve coplanan insanlar, bu ve benzer olayların insan haklarına karşı olan saygısızlığın ayan beyan gösterimi olduğu görülecektir.
İnsan hakları talebi salt devlete karşı yapılmaz. Bu evrensel talepler topluma karşı da yapılır. Bugün insan hakları talebinin manipüle edildiğini görmekteyiz. İnsan hakları taleplerinin içeriğinde özel ve kamusal alan taleplerinin yanı sıra ekonomik ve sosyal talepler de mevcuttur. Sosyal bir birey olan insanın diğer insanlarla olan münasebetlerinde birbirlerine karşı uymaları gereken kuralların çerçevesini belirlemeyi devletten beklememek gerekir. Nitekim devletin kamusal alandaki insan haklarına saygı ve başarı konusunda bir çerçeve çizemediği herkesin malumudur. Son dönemde yargı yoluyla yaşanan adaletsizlikler Türkiye de yargı mekanizmasına olan güveni hayli azaltmıştır.
İnsan hakları ve demokrasi adına müsbet adımlar atmak için ilk önce baskıcı ve yasakçı politik eylemlerden arınmak gerekmektedir.
Küresel ve ulusal düzeyde insan haklarından söz edilecekse daraltılan ve kısıtlanan özgürlükler alanını geniş tutmak gerekmektedir.
En önemlisi ideolojisiz ve özgürlüklerden yana tavır alan bir devlet mekanizmasının var olması gerekir. İnsanlar, bugün, sahip olduğu ideolojiyi tepeden halkına dikte eden mekanizma yerine halkına güven veren ve özgürlüklerden yana tavır alan bir yönetimi arzulamaktadır.
Bugün ulusal ve küresel ölçekte yaşanan hak ihlallerinin sorumlusu olarak bu konuda somut adımlar atamayan, devlet denilen baskıcı ve yasakçı zihniyeti görebilmekteyiz. Bu zihniyet değişmediği taktirde insan hakları adı altında söylenegelen insani talepler daha çok konuşulacaktır.
Tarihi seyir içerisinde insan haklarının en muazzam ve en mükemmel şekliyle tanımlandığı ve uygulandığı İslamiyet’in doğduğu yıllardır. Asr-ı saadet yıllarında insan hakları konusunun çok ciddiye alındığı hususunu; Hz. Muhammed’in Müslümanlarla vedalaştığı yıl Müslümanlara hitaben, veda tepesinde irad etmiş olduğu veda hutbesi metninde görebilmekteyiz.
İslamiyet hak ve hukuk konusunu, uyulması gereken temel normlar olarak açıklar ve bu hakların uygulanmasını rıza-i bariyi kazanma şeklinde tanımlar.
Allah’ın koymuş olduğu sınırları zorlayan, Allah’ın belirlemiş olduğu kuralları uyulması gereken kurallar olarak göremeyenler, dün ve bugün yaşanan ve yaşanmış insan hakları ihlallerinin tek sorumluları olarak anılmaya devam edeceklerdir.
www.zeynepder.org