
Bêtkarili Enteroğlu
…Gerçekten bütün köy halkı neye uğradığını şaşırmış, şoke olmuşlardı. Bu çok acıklı ve müessif olaylar dizisine bir anlam vermeye çalışıyor, öve öve bitiremedikleri bu adamların kaba, haşin, zorba ve husûmetvari tavırları, halkın adeta bütün ümit ve umutlarını yerle bir etmeye sebep olmuştu.
Hâlbuki daha düne kadar bu insanlar, “karkerleri” kurtuluş savaşçıları olarak görüyor, bağırlarına basıyor, bir gün köylerine teşrif buyurup geldiklerinde, güllerle-çiçeklerle karşılamayı hayal ediyorlardı.
Bu kaba ve kindar insanlar, eğer Kürtler ve Kürdistan için mücadele ediyorlar ise, o halde bu zulüm, bu şiddet ve bu işkenceler de ne anlama geliyordu? Halkın kahramanları olarak sahneye çıkanlar, tarih boyu halkla iç içe, ele ele, gönül gönüle mücadele etmiş, hedef ve ideallerine hep birlikte kavuşmuşlardır.
Ama bunların bu düşmanca tavırları, belli ki halkı-milleti, köylüleri, dahası bu yöre insanını hiç de kaâle almadıkları apaçık görülüyordu. Zira altı mezradan oluşan bu köyde, beş yüze yakın insandan hemen hiçbir tanesi onlara baş kaldırmamış, silah çekmemiş, tek bir kurşun sıkmamıştı. Öyleyse neden ve niçin “Karkerê Kurdistan” sevdasıyla yanıp tutuşan köy halkına, daha doğrusu bütün bir Kürt milletine bu amansız zulüm reva görülüyordu?
1984’ten beri, dağa çıktıkları o zamandan bu güne kadar, defalarca onlarla hemhal olduk, karşılaştık ve yaklaşık bir yıl boyunca da, kaldığım o köyde, değişik kasabalar, şehirler ve uzak beldelere uğradık, değişik insanlarla bir araya gelerek, konuşma-tanışma fırsatı elde ettik. Dolayısıyla o yıllarda hemen her gün ve her yerde onlarla karşı karşıya geliyor, meseleyi bizzat onlardan dinliyor, biliyor ve öğreniyorduk.
Sadece bir yıl boyunca değil, çıktıkları ilk günden itibaren fikir, amaç ve idealleri neyse, bu gün de aynen devam ediyor. Ancak başta bağımsız Kurdistan, sonra otonomi ve en son sözde Kürt haklarıyla iktifa etmeleri, onların ideolojilerinin değiştiğini göstermez. Onlar zaten, arzu ettikleri başarıyı elde edemedikleri için bununla yetinmek zorunda kaldılar. Yoksa bu işin sonu çok daha vahim ve çok daha yıkıcı olacaktı.
Bu sonu gelmez olaylar, sadece bizim; yöre halkının tanıklık ettikleri idi. Oysa memleketin en ücra köşe bucağında, meydana gelmiş ama bilinmeyen, görülmeyen daha nice acı dolu sahneler, işkence içersinde geçen, kim bilir ne kadar çok çile, hüzün ve gözyaşı dolu zaman dilimi geçti bu mazlum, mustazaf ve Müslüman Kürt halkının başından.
Şimdi bir kez daha, o yürek dağlayıcı, her iki cenahtan da yüzlerce körpe ana evladının, bir hiç uğruna öldürüldüğü, zorbalık, şiddet sarmalı içersinde geçen; kan, gözyaşı, matem ve her gün sönen bir ocakta ağıtlar yakılan o günlere tekrar dönelim:
Malum Pkk’nin bu köye ilk gelişi olmasına rağmen, halka reva gördükleri şiddet, zorbalık ve işkenceler, köylüler üzerinde çok menfi ve korkunç tesirler bırakmış, onları gerçekten tam anlamıyla hayal kırıklığına uğratmıştı. Tabi bununla da kalmadılar! O gün görevli on iki kurucuyu köylülerin yalvarmaları, ısrar ve direnmelerine rağmen, silahları ile beraber alıp götürdüler.
Pkk’liler o gece öyle hasmane davranıyorlardı ki, sanki karşılarındakiler Kürt insanlar değil, Rus düşman ordusuydu! Milisleri yakaladıktan sonra, bu sefer köylülere: “Haydi her evden bize bir genç verin” deyince artık bıçak kemiğe dayanmış, köylüler ayaklanarak galeyana gelmişlerdi.
Onların en son emrinden sonra, köylüler ne pahasına olursa olsun artık her şeyi göze almışlardı. Ancak ne var ki Pkk’liler daha önce gözlerine kestirdikleri beş genci zorla alıkoymuş ve götürmeye karar vermişlerdi.
İşin en can alıcı tarafı ise, götürmek istedikleri bu beş gençten üçü, aylardır ders verdiğim talebelerimdi. Bütün ısrarlarımıza rağmen illa da o gençleri götürmeye karar vermişlerdi. Bunu kabul etmek mümkün değildi. Bir çare bulmak, bir şeyler yapmak gerekiyordu. Ama hiç kimse bunlara söz geçiremiyor, ikna edemiyordu. Herifler sanki programlanmış robotlar gibi davranıyorlardı.
O kadar haşin ve kaba davranıyorlardı ki, bir ara yaşlı, (Hüseyin) adındaki bir köylü yüksek bir yere çıkarak şöyle bağırdı: “Siz nesiniz? Kimsiniz? Kimin için mücadele ediyorsunuz? Eğer biz Kürt halkı için bu mücadeleyi veriyoruz diyorsanız, işte biz Kürd’üz! O halde Kürt halkına zulmeden, işkence eden, Kürt insanına düşman gibi davranan sizler, Kürt falan değilsiniz! Şimdi hepiniz beni iyi dinleyin ve şahit olunki Ey millet! Eğer yarın bu adamların eli ile bir Kürdistan kurulursa, Vallahi ben o Kürdistan’ı istemiyorum ve orada asla yaşamayacağım” dedi ve Hüseyin amcanın bu sözleri hem onlarda, hem de köylülerde büyük şaşkınlık meydana getirmişti. Yanında olan bir Pkk’li, Hüseyin amcanın üzerine varmak istediyse de, elebaşlarının işareti ile bundan vaz geçti.
Bunların gözlerini kan bürümüştü! Kimseye kulak asmıyor, kimseleri dinlemiyor ve hepimizin başına silah namlularını dayamış, hemen oracıkta sanki bütün bir halkı kurşuna dizmek için emir almışlardı.
Başta götürdükleri o beş genç, silahları ile beraber alıkoydukları o kurucular, kadın ve çocuklar ağlaşıyor, bağırıyor, feryad-u figan ediyorlardı! Öyle vahim bir durum meydana geldi ki, Pkk’liler havaya ateş açmaya başladılar; hatta “Peşimizden geleni gözümüzü kırpmadan vururuz” dediler. Ve en sonunda, apar topar koşar adımlarla sıvışıp kaçmak zorunda kaldılar.
Artık her çadırdan ağıtlar yükseliyor, dizlerine vuran, saçını başını yolan kadınların feryatları yürek yakıyordu. Köylüler artık çileden çıkmış, bunun intikamını almaya hep beraber yemin etmişlerdi. Êşir; (Doğunun en güçlü ve en saygın kabilesi) olan bu insanlar, bırakınız bu adamlara boyun eğmeyi, vaktiyle devlete dahi baş kaldırmışlardı. Kaldı ki bu eli silahlı adamlara teslim mi olacaklardı? Zaten öyle de oldu ve Pkk’ye o günden sonra göz açtırmadılar.
Köy halkını alabildiğine hırpalamış, her evden taşıyabildikleri kadar yiyecek almış, yine zorla aldıkları at ve katırlara eşyalarını yükleyerek; on iki korucu, beş tane gencecik delikanlıyı da alarak, o aşılmaz dağlara doğru götürüp gözden kayboldular.
Götürdükleri o beş gencin içinde yeni evlenmiş, anne babası vefat etmiş biri vardı ki (Ahmet) bütün bir halkı kahr-u perişan etmişti. Köylüler: “Bra, heval, dostlar, gardaşlar gelin ne yaparsanız yapın ama bu yetimi serbest bırakın; yazıktır, günahtır.” dediler; ama hiç kimsenin itirazı asla kaâle alınmadı ve kimsenin arzusu yerine getirilmedi. Onlar ne dedilerse o oldu ve sonunda çekip gittiler.
Peki, şimdi ne olacaktı? Sözde, Kürt halkının özgürlük savaşçıları olan bu adamların, her zaman bu şekilde ellerini kollarını sallayarak, bu amansız zulmü işlemelerine göz mü yumulacaktı? Yıllardır o bölgede mevcut hiçbir aşirete boyun eğmeyen (Êşir) kabilesi, ileriki yıllarda görüleceği gibi, Pkk’nin bütün baskılarına rağmen teslim olmadılar. Bu uğurda çok insan öldü ama bu köy halkı, o günden sonra ağır bedeller ödeyerek onlara boyun eğmediler.
Aradan üç gün geçmiş, her evde hüzün, acı, gözyaşı dinmiyor, her yerde hâlâ o kâbus dolu gecenin stresi vardı insanların üzerinde. Bir şeyler yapılmalıydı, yoksa bu işin sonu çok daha vahim, çok daha önüne geçilmez yaraların açılmasına sebebiyet verecekti. Köylülerin ağzını bıçak açmıyordu. Pkk’ye karşı o kadar kin ve nefretle dolmuşlardı ki, onları nerede görseler sanki parçalayacakmış gibi adeta parmaklarını ısırıyorlardı.
Köylüler bu çok acı ve müessif hadiseden sonra, daha güvenli olur diye haklı olarak, çadırlarından evlerine çekilmeye başladılar. Ben de malum rahmetli İsmail kardeşimin evinde, bana özel olarak tahsis ettikleri odada ikamet ediyor, öğrencilerime de burada ders veriyordum.
Bir gün, gecenin geç vakitlerinde uykuda olduğumuz bir sırada, birden şiddetli bir şekilde kapı çalınıyor! Kapıyı çalan kimdir? dedim. Meğer gelen köyün muhtarıymış.
Işıkları yakıp kapıyı açtım, muhtarın kan ter içinde soluk soluğa olduğunu görünce, doğrusu hem çok şaşırdım hem de tedirgin olmaya başladım. “Hayırdır muhtar dedim? Gecenin bu geç saatinde, bu kadar uzun yoldan seni buraya getiren şey nedir?” dedim. Muhtar nefes nefese, konuşmakta güçlük çekerek kısık bir sesle: “Seyda! Es xulam; Allah aşkına gel de bize yardım et!” “Muhtar hele gel otur bir nefes al, su iç de kendine gel, sonra konuşur derdini anlatırsın.”
“Hayır, Seyda” dedi! “Lütfen rica ediyorum, şehirden bizim Kelêtan mezrasına iki tane özel tim panzeri gelmiş; ‘Sizin köyde Pkk’liler varmış’ diyorlar. Komutanım bizim köyde Pkk falan yok, diyorsak da onları bir türlü inandıramıyoruz. Lütfen Mela, Allah rızası için buyurun gelinde onları siz ikna edin, belki size inanırlar.”
Ben de çaresiz apar topar alelacele elbiselerimi giyerek, muhtarla beraber gecenin zifiri karanlığında tim ve panzerlerin bulunduğu yere doğru hızlı adımlarla gitmeye başladık. Giderken de el feneri ile çok dikkatli ve temkinli yürümeye çalışıyoruz. Çünkü hem yukarı hem de aşağısı uçurumlarla doluydu.
Nihayet muhtarla beraber caddeye indik. Caddeye ineceğimiz sırada neredeyse bir askerin başını eziyorduk. Çünkü kendilerine verilen emirle, belki de hayatlarında hiç görmedikleri, yol gitmez geçit vermez bu dağlara gecenin bu saatinde çıkmak zorunda kalmışlar ve sere serpe o karanlıkta tozun dumanın içine yatıvermişlerdi. Doğrusu o özel timlerin buralara kadar gelmelerine hayret etmiş, bu cesareti nerden bulduklarına çok şaşırmıştım.
Komutan bana sordu: “Bu köyün imamı sen misin?” “Evet” dedim. “Hocam dedi, bize gelen istihbaratta, yukarı köyde Pkk’ler varmış, ama muhtar ve o mezradaki köylüler böyle bir şey yok diyorlar, doğru mu?” “Evet” dedim, ben de yok diyorum. Çünkü eğer böyle bir şey olsaydı, benim de haberim olurdu.
Tim komutanı bana yaklaştı ve bir köşeye çekti. Hocam dedi; belki muhtarın yanında rahat konuşamazsın diye, seninle yalnız konuşmayı uygun buldum. Şimdi lütfen bize söyleyin, eğer yukarı mezrada Pkk varsa takviye kuvvet isteyip oraya girmeyi planlıyoruz: Ben de biraz yüksek bir sesle Komutan! dedim, Bir İmam olarak sana yalan söyleyecek değilim herhalde. Eğer bu köyde Pkk falan olsaydı bilirdim, haberim olurdu, ya da köylülerden biri mutlaka bana bunu haber verirdi.
Bu konuşmamdan sonra gerçekten ikna oluyorlar ve “hocam! size inanıyorum, verdiğiniz bilgilerden dolayı çok teşekkür ederim” diyerek, haydi asker gidiyoruz! demesiyle, askerlerin panzere binmeleri bir oldu ve kazasız belasız o gece, çekip gittiler.
Özel tim gittikten sonra, muhtar bir derin nefes aldı. Zaten muhtar, korku, endişe ve yorgunluktan kan ter içinde neredeyse sırılsıklam olmuştu. O haliyle boynuma sıkı sıkı sarıldı, elimi eteğimi öptü. Doğrusu bu duruma çok şaşırdım. Muhtar hayrola ne oldu dedim: “Seyda! Allah senden razı olsun, Vallahi sen olmasaydın her iki taraf da (T.C.-P.K.K.) köyümüzü kıyamete çevirecek, her tarafı kana bulayacaklardı. Baksana saatlerdir bizim hiç birimize inanmadılar, sizin konuşmalarınıza inandılar ve çekip gittiler!”
Anlamadım muhtar ne demek istiyorsun? Seyda! Ez xulam: yukarı mahalle Pkk kaynıyor, hem de çok kalabalıklar. Çok özür diliyorum ama size bilerek haber vermedik, yoksa siz şimdi onlara nasıl ve ne cevap verecektiniz. Ne demek muhtar, yani şimdi yukarı mezrada Pkk var mı? Hem de çok fazla Seyda.
O mahalledeki köylüler az oldukları için karşı koyamamışlar. Erzakları tükenmiş, yiyecek almaya gelmişler. Doğrusu ben bu duruma hayret etmiştim.
Bu gün o değerli muhtarımız beni her gördüğünde minnettarlığını yineliyor ve size o gün için çok dua ediyorum diyor. Çünkü gerçekten eğer o gece o mezraya gitmiş olsalardı, bütün halk iki ateş arasında kalacak, belki de telafisi mümkün olmayan korkunç bir badireye girmiş olacaklardı.
Kâbus ve karabasan gibi geçen gecenin ardından dört gün geçmişti. Artık köyün ihtiyar heyeti toplanmış, istişare sonucunda ne yapacaklarına karar vermişlerdi. Bana danıştıkları halde bunun doğru olmayacağını, Allah’tan çekinmeyen, korkmayanların ne zaman, nerde ve ne yapacaklarını kestirmek mümkün değil, dediğim halde; bütün ısrarlarıma rağmen, dört beş kişinin dışında her mezranın (mahalle) büyüğünün bulunduğu toplantıda, müşavere sonucunda oy birliğiyle seçtikleri on kişiyi, Pkk ile görüşmek üzere dağa göndermeye karar vermişlerdi.
Güya bu on gönüllü yaşlı elçi, eman dileyip barış isteyecekler, aradaki şiddet ve husumeti izale edecekler ve onlardan şu isteklerde bulunacaklardı: Ya korucuları bırakın, yâda silahlarını verin. Çünkü bu silahlardan dolayı Tsk, köyün altını üstüne getirebilirdi(!) Eğer bunu da kabul etmezlerse, bari o gencecik körpe yavrularımızı iade etsinler. Hele Ahmet adındaki genci serbest bırakmamalarına kesinlikle razı olamazlardı.
Ve bu gönüllü elçilerin hepsi, sözü geçerli köyün büyüklerindendiler. Yaptıkları istişareden sonra yine bana dönerek; Seyda! Sizi ve söylediklerinizi gerçekten anlıyoruz. Ama biliyorsunuz ki bizim acımız çok büyük. Bunca yıldır kimse ve hiç bir aşiret bizi bu denli küçük düşürmemiş ve bu kadar kalabalık olmasına rağmen kimse kabilemizi böyle rencide etmemişti.
Bunca senedir yere göğe sığdıramadığımız bu adamlar şerefimizi beş paralık etmiş, haysiyet ve onurumuzu ayakları altına almışlardır. Şimdi her şeye rağmen bizler bir kere daha onlara bazı teklifler sunacağız. Eğer kabul ettilerse ne ala, etmedilerse; kesinlikle onlara asla boyun eğmeyeceğiz.
Huzurlu köyümüze huzursuzluk getirmişler, çoluk-çocuğumuzu, kadınlarımızı korkutmuş, gençlerimizin kimisini döverek, kimisini yanlarında götürerek, aramıza telafisi mümkün olmayan düşmanlık tohumlarını sokmuşlardır. Ama ne pahasına olursa olsun, sonucu çok vahimde olsa, bizler asla Pkk’ye geçit vermeyeceğiz. Tabiri caiz ise; kana kan, dişe diş…
Gerçekten o gün bütün köylülerin son derece ciddi ve kararlı olduklarını gördüm. Ama maalesef eli boş dönecekleri gün gibi aşikârdı. Bu duruma bakış açımı bildikleri halde, Seyda dediler! Biz istiyoruz ki siz de bize katılasınız. Çünkü ola ki bizleri kaâle almazlar da, belki köyün İmamı olduğunuz için size itimad ederler.
Bu adamların İmama, İslama ve Müslümanlara bakış açılarını bu gün değil, yıllar önce taa 1984’ten beri biliyordum. Ama buna rağmen, sonucu ne olursa olsun köylülerle gitmek zorundaydım. Şayet günlerdir bu insanların, Pkk’nin elinden çektiği bunca acı, hüzün, gözyaşı ve ızdıraptan sonra; halkın bir İmamı olarak onlarla gitmemezlik edersem, belki de ömrümün sonuna kadar bu vicdan azabı ile yaşayacaktım. “Evet, bende sizinle geliyorum!” deyince, Oradaki cemaat yaşlı olmalarına rağmen, nasılda elime eteğime sarılmışlardı…
Evet, sonunda bende gönüllü elçilerle beraber gitmeye karar vermiş ve vakit kaybetmeden yol hazırlıkları yapmaya başlamıştık. O gece kaldığımız eve o kadar çok insan geldi ki, evin hiçbir odasında yer kalmamış, gençler dışarda ve ayakta, olanları heyecanla takip etmeye başlamışlardı.
Nihayet güneşin ilk ışıkları ile sabah olmuş, köydeki kadın-erkek, büyük-küçük herkes toplanmış, büyük bir ümit ve coşkuyla bizleri yolcu edip uğurlamaya gelmişlerdi. Hemen herkes elinde bohçalarla yiyecek içecek getirmiş; sevinç, bir o kadar da endişeyle bizleri izliyorlardı.
Köylüler; 1Beraber gideceğin insanların en genci sensin: Seydayê me! Allah rızası için bu insanlar önce Allah’a, sonrada sana emanet. Hadi uğurlar ola, yolunuz açık olsun inşaallah.” dediler.
Ben de, iyi de bu kadar çok yiyeceği nasıl götüreceğiz ki? Seyda dediler, yol uzun dağlar geçit vermez uçurumlarla doludur. Yolda kalır, acıkır, susarsınız; Zira gideceğiniz yerlerde su bulmanız çok zordur, onun için suyunuzu da beraber götürmeniz lazım. (Subhanellah! Ben bir an sanki çölleri aşacağız sandım)
Hakikaten de öyle oldu. Hayatım boyunca o yaptığımız yolculuk kadar, başka hiçbir zaman sürekli dağlara tırmanarak bu kadar uzun yol yürüdüğümü, yorulduğumu, susadığımı hatırlamıyorum. Sürekli dağlara tırmandığımız için dizlerimiz artık tutmaz, vücudumuz neredeyse bizi taşımaz olmuştu. Bu ne bitmez bir yolmuş böyle.
Sabahın çok erken saatlerinde köyden çıktığımız halde, yaylaya ancak gecenin dokuzunda bin bir türlü zorluklar ve güçlüklerle varabilmiştik. Yaylada ne yayla! Dağların eteklerinde uçurumlarla dolu bir yer. Öyle yorulmuş, öyle terlemiş ve öyle susamıştık ki, derhal berivanlara bize çay yapmalarını rica ettik.
Oturup şöyle rahat bir nefes aldık ama yazın kavurucu sıcağına rağmen, çadırın altında oturmakta ne mümkün! O kadar çok soğuktu ki, üzerimize battaniye örtmek zorunda kaldık.
Tabi bu çok ağır yorgunluğu üzerimizden atamadan, sabah namazının hemen akabinde kahvaltı bile yapamadan, tekrar yola koyulmaya başladık. Çünkü yolumuz hala uzun, üstelik tehlike ve zorluklarla doluydu. Bir an önce bu işi halletmemiz, dört gözle bizi bekleyen köylüye güzel haberlerle dönmemiz gerekiyordu.
Yayladaki köylüler bize şöyle dert yandılar: “Pkk her gün buraya gelip, hayvanlarımızı zorla götürerek kesip yiyiyorlar. Şu ana kadar iki sığır, dört koç ve üç tanede koyun kestiler. Allah rızası için köylüye bu durumu bildirin” dediler. Heval diyoruz, bu hayvanlar bize emanettir, biz çobanız, sonra köylüye ne cevap vereceğiz?
Onlar ise bizi hiç kaâle almıyor ve şöyle diyorlardı: Biz sizler ve Kürdistan için hayatımızı ortaya koyarak bu dağlarda savaşırken, siz evlerinizde rahat içinde yaşıyorsunuz. Buna rağmen bize yiyecekte mi veremeyeceksiniz? Yazık yazık size! Çobanlara Pkk’nin nerede konakladıklarını sorduk, onlar da: (Dola Ecna) Cin Vadisi’nde olduklarını söylediler. Sabah namazını kılar kılmaz tekrar yolumuza devam ettik. Dün aralıksız tam on altı saat durmadan, dağ, vadi, yamaç ve uçurumlar demeden, o yaşlı başlı insanlarla yol yürümüştük. Şimdi bu kadar uzun yol ve yorgunluktan sonra tekrar dağlara tırmanarak yol yürümek, hepimizi canımızdan bezdirmişti. Aradan beş saat daha geçmiş, gitmek istediğimiz yere ancak varabilmiştik. Hemde ne çilelerle!
Ama maalesef cin vadisine vardığımızda tek bir insana rastlamamamız, bizleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Oturduk, kan ter içerisinde azda olsa dinlenme fırsatı bulduk. Bu arada köylüler birbirleriyle istişare etmeye başladılar. Tabi içimizde buraları en iyi bilen bir köylü kardeşimiz: Galiba ben Pkk’nin nereye gidebileceğini tahmin edebiliyorum. Malum buralarda su yok. Olsa olsa bunlar Samura dağındaki göle gitmişler. Diğer köylüler de evet galiba doğru diyorsun. Çünkü bu kadar kalabalık insan ancak orada barınabilir, dediler.
Aman Allah’ım! 21 saat yol yürüdükten sonra, şimdi bir kez daha mı yola devem edecektik. Çaresiz, ister istemez iki saat daha o aşılmaz dağ ve uçurumları kat etmek zorunda kaldık.
Samura dağının en üst zirvesine ulaşınca, artık nefes almakta da güçlük çektiğimizi belirgin bir şekilde hissediyoruz. Ama buraya gelene dek, ne büyük eziyet ve zorluklara katlandığımızı, hatırlamak bile istemiyorum.
Neredeyse bütün dağlar ve köyler ayaklarımız altındaydı. Samura gölünü görebileceğimiz yere kadar gelince, nihayet artık Pkk’lileri görmüştük! Onları görür görmez, ruhet-i halimizi anlatamam! Büyük bir korku ve heyecanla, bundan sonra başımıza neler gelebileceğini, ciddi ciddi düşünmeye başlamıştık.
Devam edecek…
Yazının 1. Bölümü:
http://www.fitrat.com/dusunce_analiz_detay.php?id=5859
Yazının 2. Bölümü
http://www.fitrat.com/dusunce_analiz_detay.php?id=6320