
Ümit AKTAŞ
Belki denecek ki adaletin amacı vicdanları rahatlatmak değildir, dahası “şeriatın kestiği parmak acımaz/acımamalıdır.”
Peki, bu “şeriat” neden hiç hırsızların parmaklarını kesmez, neden katillerin kafasını koparmaz, neden toplumsal barışı dinamitleyenlerin maskelerini hiç aşağıya indirmez?
Bir de şöyle söyleniyor: Mahkeme kararlarına saygı gösterilmelidir!
Neden? Ne zamandan beri burası bir “yargıç devleti” oldu? Hem nerede görülmüş demokratik bir devlette bazı kararların tartışma dışı tutulduğu. Hem bu ülke mahkemeleri değil mi bugüne dek bir yığın yanlış kararların altına imza atan?
Daha düne kadar parti kapatma kararlarını eleştiren aynı politikacılar ve hatta aynı yargıçlar değil miydi?
Bu ülkede cinayetler ve bunların etrafında oluşturulan şehitlik söylemleri nasıl sadece politik bir enstrüman olarak kullanılıyorsa, hukuk da sadece bazılarını cezalandırmak için el altında tutulan bir silah.
Bunu test etmek için sadece ve sadece mahkemelerde yıllanmakta olan dosyalara ve gecik-tiril-en dava dosyalarına bakmak yeterli olur sanırım.
Bir savaş sürmekte bu ülkede; adı konulmamış da olsa, kirli bir savaş.
Cephesi, tarafları, silahları, katilleri ve maktulleri belirsiz bir savaş.
Tarafları sadece PKK ve Genelkurmay değil bu savaşın; aslında çok daha karmaşık, çok daha geniş cepheli ve girift bir savaş bu.
Adalet, hukuk ve barış cephesiyle; zulüm, despotizm ve savaş cephesinin savaşı bu.
Ama ne yazık ki çoğu insan ne içerisinde olduğu savaşın, ne de bu savaş içerisinde kendi gerçek cephesinin nerede olduğunun farkında.
Cepheler karıştıkça hak ve hukuk, yanlış ve doğru, zulüm ve adalet de birbirine karışmakta.
Aynı cephenin insanları çoğu kez birbirinin gırtlağını sıkmakta; bazen da karşı cephedekiler inanılmaz bir biçimde yardımcı olmaktalar birbirlerine.
Çoğu kez asıl savaştan dikkatleri uzaklaştırılan insanlar, gündelik küçük çıkarlar uğruna kaybetmekteler basiretlerini; ve bu da çoğu zaman savaş tacirlerinin işlerine yaramakta.
Her şeyin belki de bilerek böylesine birbirine karıştırıldığı bir ülkede, kimi eylemler var ki, çoğu kez bilinmemekte kimin hanesine kaydedileceği; kimlerin sahipleneceği?
O nedenle sahiplenenler bile şaşırmakta ve gecikmiş açıklamalar yapmaktalar; belki de eylem ortada kalmasın diye, utana sıkıla.
Utanılmayacak gibi de değil ki bu son eylem. Ancak tüm kozlarını yitirmiş birileri bu denli acımasızca ve bu denli akıl almaz bir katliama girişebilir.
Ve ancak gün doğumu yakınlaştığında hava bu denli kararabilir.
Bu bir fırtına öncesi sessizliği değil, bir fırtına sonrası çılgınlığı olabilir olsa olsa.
Orada, daha çocuk yaşta askere alınmış, savaşla, askerlikle giydikleri o hakî giysilerin dışında hiçbir ilgileri olmayan, bu kirli savaşın mantığından büsbütün uzakta olan yedi kişiyi öldürdünüz: yedi masum insan!
Sadece bir ölüm makinesi olarak ve karşınızdakileri de sadece ve sadece o kirli savaş oyununuza rastlantısal olarak girmiş birer malzeme, birer hedef olarak görerek.
Ötekilere de bakarsak bunlar sadece bir zayiattır, tıpkı eğitim zayiatında da dendiği gibi.
Bakmayın şimdilerde şehit lafını ağzından düşürmediklerine.
Onlara kalsa şehitlik sözünü karargâhın kapısından içeri bile sokmazlar.
Onlar için insanlar sadece birer figürdür, kendi iktidar savaşlarında kullanabilecekleri birer nesne.
Ama gözümüzün içine baka baka bu kirli savaş sürdürülmekte yıllarca ve hiç kimse bu savaşa dur demek için kılını kıpırdatmamakta.
İster Türk, isterse Kürt olsun binlerce insan bu kirli savaşın kurbanı olarak katledilmekte, ama bu ölümler sadece bir taraftar mantığının düşmanlık ekseni içerisinde anlaşılmakta.
Yüzyıllardır bu topraklarda barış içinde yan yana yaşayan insanlar, bu kirli savaşın içerisinde giderek birer düşmana dönüşmekte.
Akıl sahipleri bile bir araya gelip “ne oluyor, bunca insan, hem de biz akıl sahiplerini birer aptal yerine koyarak niçin öldürülüyor; bu kirli oyun bize rağmen neden bu kadar kolay ve bu kadar rezilce sürdürülebiliyor” dememekte.
Tam aksine her katliamda, sanki bu ilk kez oluyormuş gibi yeni bir düşmanlık krizi, bir kez daha insanların kalplerine o düşmanlık hislerini zerketmekte; bir kere daha aldatmakta bizleri yüzümüze sıçrayan o kan lekeleri.
Bir kere daha intikam yeminleri edilmekte ve bir kere daha unutulmakta yaşadığımız o kahır dolu tecrübeler.
Hiç kimse arşivlerdeki haberlere ve fotoğraflara yeniden bakmayı akledememekte.
Herkes aklını ve vicdanını yitirmiş olabilir; herkes bu kirli savaşın bir parçası ve oyuncağı haline gelmiş olabilir.
Peki, ey akıl sahipleri, ey vicdanı temiz olanlar, ey Müslümanlar: sizler neredesiniz?
Niçin ortaya çıkmıyor ve bu kirli savaşı hiçbir şeye aldırış etmeksizin ve her şeye rağmen sürdürenlere durun demiyorsunuz?
Yoksa siz de mi yitirdiniz umudunuzu ve merhametinizi?
Yoksa bu kirli savaş sizin de mi aklınızı karıştırdı ve vicdanınızı kararttı?
Bu toplumun, dahası dünyanın vicdanı siz değil misiniz?
Yoksa sizin de mi ellerinize bu kirli savaşın kanları bulaştı; siz de kendinizi bu savaşın bir parçası olarak mı görmektesiniz?
Ayağa kalkmak için illa da bir başörtüsü sorunu ile mi yüz yüze gelmeniz gerekmekte?
Kaldı ki ona karşı bile duyarlılıklarınızı yitirdiniz.
Yardımcı olmak için illa da uzak beldelerdeki Müslümanların mı yürekleri yanmalı; onlar mı aç susuz kalmalı, onların mı evleri yıkılmalı?
Bir savaşı durdurmak için o savaş illa da Gazze’de, siyonistlerle Filistinliler arasında mı verilmeli?
Sizlerin bir PKK ve ulusalcılar kadar bu toplum üzerinde inisiyatifiniz, söz hakkınız yok mu?
Onların savaştığı yerde, sizler sadece seyirci olarak mı görmektesiniz kendinizi?
Olan bitenlerin bu toplumun geleceğini biçimlendirmekte olduğunun farkında değil misiniz?
Suskunluğun ölüm makinelerini daha da cesaretlendirdiğini, haklı kıldığını ve daha da utanmazlaştırdığını anlamamakta mısınız?
Sokağa çıkmak için illa da bir “şehit” yakını mı olmanız gerekmekte?
Yoksa siz de mi kendinizi “en büyük asker bizim asker” yalanlarıyla kandırmaktasınız?
Ya da siz de elinde silahla dağlara çıkmayı, hiç mi hiç tanımadığı, dost mu düşman mı olduklarını bilmediği insanlar üzerine kurşunlar ve bombalar yağdırmayı vatanını ve namusunu savunmanın yegâne yolu olarak mı görmektesiniz?
Sözleriniz tükendi mi?
Daha ne kadar susacaksınız?
Özgün Duruş Gazetesi