
Bêtkarili Enteroğlu
Pkk’lileri görebileceğimiz yere kadar geldiğimizde, şu manzarayla karşılaştık: Önce her dağ ve tepebaşına diktikleri ve ellerinde kırmızı bayraklar olan nöbetçiler gördük. Doğrusu bunun hayra alamet olmadığını düşündük. Aramızdaki yaşlılardan birkaçı, “hadi kalkın gidelim!” Dedilerse de, çoğunluğumuz buna haklı olarak itiraz ettik, çünkü kırmızı bayraklar yerine beyaz bayraklar kalkmadan gitmemiz, çok riskli ve tehlikeli olabilirdi.
Gerçekten de biraz sonra birbirlerine bir takım işaretler vererek, önce dürbünlerle bizleri bir bir izlemeye, daha sonra o kırmızı bayraklar yerine bu sefer de beyaz bayrakları kaldırdılar ve birbirlerine bir takım işaretler vererek gelmemizi istediler.
Bizde yavaş yavaş yerlerimizden kalkarak, temkinli adımlarla onlara doğru yürümeye başladık. Onlara yaklaştığımız sırada da, simsiyah sakallı birinin bizi karşılamaya geldiğini gördük. Gölün etrafına kamp kuran Pkk’liler, kimisi yükselen dumanlar arasında yemek ve çay yapmakla uğraşıyor, kimisi çamaşır yıkıyor, bazıları savaş talimi yapıyor, bazısı da uyuyordu. Kimileri ise halka oluşturmuş, içlerinden birisinin anlattığı dersi dinliyordu. Az ötede de birkaç kişi, kestikleri bir hayvanın etlerini doğramakla uğraşıyordu. Tabi içlerinde bazılarının da kitap okumakla meşgul olduklarını gördük. Hatta ateş yakmak için çalı çırpı toplayan, temizlik yapmak içinde gölden su taşıyanlar da vardı.
Ayrıca az ötede, zorla alıkoydukları korucu ve beraber getirdikleri gençlerimiz de bir nöbetçinin gözetiminde bir köşede oturuyorlardı. Bizleri görür görmez, korku ve karamsarlık içinde olan yüzleri birden bire gülüvermişti.
Önce bizleri aralarına alacağını düşünmüştük. Hâlbuki öyle olmadı: Bizi karşılamaya gelen kişi, önce merhaba dedi, daha sonra hepimizi kimsenin göremeyeceği bir vadiye-çukura doğru götürdü. Doğrusu hepimiz bu durumdan ciddi olarak korkmaya ve tedirgin olmaya başlamıştık. Çünkü neden illa da böyle bir çukur yer tercih edildiğine anlam verememiştik.
Nihayet bir süre sonra liderleri olan Harun yanımıza gelerek, hoş geldiniz diyerek oturdu. Hemen söze başladı:
-Buyurun buraya neden geldiniz? Arkamızdan gelmenin ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor musunuz? Sizleri düşman diyerek öldürebilirdik.
Malum bana (İmamlara) karşı alerjileri olduğunu bildiğim için, kesinlikle susmayı tercih ettim. Gönüllü elçilerimizden (Sait) adındaki arkadaşımız söz hakkı aldı. Zira bu arkadaşımızın fesih Kürtçesi, edebi belağatı ve hatipliği meşhurdu. Başladı meramını anlatmaya:
“Heval! Dedi, Biz yıllarca mazlum bir halk olarak malum rejimden çok çektik. Şimdi özgürlük fedaileri olarak, Kürt halkı için büyük bir moral kaynağı, aynı zamanda bu millete heyecan ve güç kattınız. Çok büyük umutlarla Kürt halkı sizlerden çok şeyler bekliyor. Ama maalesef, bizim köyümüze ilk gelişiniz olmasına rağmen, üstelik halkın hemen hepsi, büyük hasret ve özlemle gelişinizi beklerken, doğrusu bizleri şoke eden şiddet ve baskınıza hiçbir anlam veremedik
Heval! Yarın farzı-muhal bir Kürdistan Devleti kuracak olursanız, bu halk şu hüzün, bu gözyaşları, bu elem ve kederle, zaten yıllardır itilip-kakılan, hor ve hakir görülen, fıtri olan bütün haklarından mahrum bırakılan şu acılı halk, o devlette nasıl ve şekilde yaşasın?”
Harun, sözcümüz Sait kardeşe aynen şu cevabı verdi: “Bizim gayemiz ve hedefimiz, sizler için tam bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmaktır. Bizler bu dağlarda sizler için, böyle zorluklarla dolu bir hayatı seçtik. Kar-kış, gece-gündüz, aç-susuz demeden, sizler için bu geçit vermez, uçsuz-bucaksız dağlarda hayatımız pahasına yaşıyoruz. Evet, zorla bile olsa Doğu ve Güneydoğudaki bütün anne ve babalar, gençlerini düşman devlete değil, (T.C.) bize asker olarak vereceklerdir. Yine zorla bile olsa hepiniz bize hem silah, hem yiyecek içecek ve hem de her köye uğradığımızda barınmamızı temin edeceksiniz. Karşı koyanları gözümüzü kırpmadan ve acımadan herkesin gözü önünde infaz edeceğiz.”
Sözcümüz, Harun’un bu sinirli konuşmasından sonra sesini biraz daha kısarak ve söylemlerini yumuşatarak şu ricalarda bulundu: “Serok Harun, gördüğünüz gibi, köyümüzün yaşlı ve sözü geçen ihtiyar heyeti, çok uzun yol kat etmiş, yaşlı olmalarına rağmen büyük zorluklar çekmiş, Seydamızla beraber buralara, sizin kapınıza kadar gelmişiz! Sizlerden ricamız ve istirhamımız; Biliyorsunuz ki korucuların elindeki silahların hepsi zimmetlidir. Devlet bundan dolayı bize rahat vermeyecek, köyümüzü başımıza yıkacaktır! Onun için bu silahları bize geri verin. Eğer bu da olmaz diyorsanız, bari ya korucuları ya da bu gençleri bize verin”
Sait kardeşimizin bu konuşmasından sonra, Serok Harun elini kuşağının içine koyarak bir mermi çıkardı ve aynen şunları söyledi: “Bakın ve beni iyi dinleyin! Sizler, bütün düşman devleti (T.C.) getirip önümüze koysanız, (elindeki kurşunu göstererek) ben size şu kurşunu dahi vermem! Hadi şimdi kalkın gidin ve bir daha da sakın peşimizden buralara kadar gelmeyin, yoksa bir dahaki sefere sağ kurtulma şansınız olmaz!” dedi.
-Heval! Müsaden varsa, çok merak ettiğim son bir soru daha sorabilir miyim?
- Sizler birer gerilla (Karkerê Kürdistan) olarak, Kürdistan devletini ne zaman kurmayı düşünüyorsunuz?
Harun şu enteresan cevabı verdi: “Hedefimiz üç dört yâda en fazla beş yıl içersinde Kürdistan devletini kurmaktır. Buna hiç kimse engel teşkil edemeyecek. Zaten bu bölgelerin hemen hepsi artık kurtarılmış bölgelerdir” dedi.
Ben en son kendimi toparlayıp riski de göze alarak Harun’a: “Heval, mümkünse ben de bir ricada bulunmak istiyorum. (Yine her zaman olduğu gibi hiç beklemediğim bir cevap aldım) Hayır! Dedi. Konuşma bitmiştir. Zaten senin ne söyleyeceğin belli! Hem senin burada ne işin var, eceline mi susadın? Kendimi toparlayarak yine şu cevabı verdim: Heval! ben bu insanların, bu köyün imamıyım… Demeye kalmadan sözlerimi keserek; Tamam yeter, kes artık. Hadi kalkın gidin!”
Böylece, bu kadar uzun ve meşakkatli yolu boşa kat etmiş, tam 23 saat yaklaşık bir gün, gecemizi gündüzümüze katarak beraber geldiğimiz şu yaşlı başlı insanlarla, bu dağların en yüksek zirvesine çıkıp çektiğimiz bunca çile ve ızdıraplar boşu boşuna imiş.
Buradan eli boş bir şekilde kalkıp gideceğimiz zaman, on iki korucu ve özellikle, büyük umutlar içinde olan gençlerimizin adeta dünyası yıkılmıştı. Acı ve hüzün dolu bakışlarla, onlardan ayrılırken korkmaya ağlamaya başladılar.
Özellikle büyük ümitlerle gelmiş köylülerin, eli boş olarak Pkk’lilerden ayrılıp gideceğimiz zaman, tarifi mümkün olmayan bir heyecan ve korku yaşamış, yüreğimiz adeta ağzımıza gelmişti. Çünkü onlardan ayrılırken o an,
Bizi yayılım ateşine tutup, hepimizi oracıkta öldürüverselerdi, inanın bunun hesabını asla kimse onlardan sormaz, üstelik bir hiç uğruna hayatlarımızdan olacaktık. Sadece bu mu? Buna benzer onlarca defa, ölümün eşiğinden döndüğüm zamanlar oldu. Ve şu an hala yaşadığımdan dolayı, her zaman Mevla’ya binlerce hamd ediyorum.
Köye vardığımızda, heyecan ve büyük ümitlerle bekleyen köylüler, yüzümüzdeki ifadeyi görünce çaresiz oralara yığılıverdiler. Kadınlar ve çocuklar yeniden ağlayıp, ağıtlar yakmaya başladılar. Bütün köy halkı bu durumdan o kadar müteessir oldular ki, orada hazır bulunan gençler hemen silaha sarılıp Pkk
ile vuruşmaya gideceğiz dediler ama büyükler engel oldular.
Özü sözü geçerli bunca yaşlı insan ve imamlarına rağmen, eli boş dönmeleri köylülere fena halde dokunmuş, şoke olmuşlardı. Hâlbuki yıllar boyu aralarında kan davası bulunanlar için bile, bu kadar fazla yaşlı insan gitmiş olsaydı, mutlaka o kan davası sona erdirilirdi. Ama bu adamlar nasıl olur da hiç kimseyi kaâle almıyor, üstelik Kürt olan, hiç bir köylüye değer vermiyordu.
Artık bundan sonra, Pkk ile bu insanlar arasındaki dostluk ve kardeşlik, bir daha düzelmemek üzere sona ermiş; ileriki yıllarda, bu husumetvari davranışından dolayı, Pkk’nin ne kadar yanlış yaptığını, bilinçli halkın şiddet ve nefretle onların aleyhindeki eylem ve söylemlerinden, açık bir şekilde görülmüş olacaktı. Ve gerçekten de öyle de oldu: Kalbinde hardal tanesi kadar iman taşıyan her Müslümanın, asla onların safında yer almayacakları net bir şekilde ortaya çıkmış oldu.
Gerçekten bu acı ve ızdırap veren olaydan bir hafta sonra, köylüler müjdeli iki haberle sevince boğuldular: Birincisi; nasıl olduysa, koruculara herhangi bir zarar vermeden bırakmışlar ama silahlarına el koymuşlar, ikincisi ise; korucuları bıraktıktan kısa bir süre sonra, götürdükleri beş gençten üç tanesi ölümü göze alarak Pkk’nin elinden kurtulup kaçmışlardı.
İşin en sevindirici tarafı ise, kaçan üç gençten ikisi, aylardır ders verdiğim öğrencilerimdi. Bir cuma günüydü ve ben cemaate vaaz ettiğim sırada kulağıma eğilen bir köylü, bu gençlerin sağ salim döndükleri müjdesini verdi! Cemaatle beraber dışarı fırlamış, doyasıya bütün köylülerle beraber gözyaşları içersinde bu delikanlılara uzun uzadıya sarılmış hasret gidermiş. Hep beraber Allah’a hamd etmiştik.
Şimdi bu sefer gelin de güzel bir İslami akide ve sağlam bir itikad ile mücehhez olmuş, Pkk’nin fikir ve yaşam tarzına kısa bir süre bile olsa dayanamamış; o kahredici; imansız ve inançsız yaşam tarzına bizzat şahit olmuşlardı. Her ne pahasına olursa olsun buradan kurtulma yollarını arayarak, üstelik gecenin zifiri karanlığında hiç tanımadıkları, bilmedikleri; köylerinden çok uzak bir yerden bin bir zorluklarla kaçabilen bu imanlı gençlerin, sadece bir hafta boyunca başlarından geçenleri buyrun, hayret ve ibretle okuyalım.
Onlara sordum: Peki neden ve nasıl oldu da sağ salim kurtulabildiniz? “Seyda! Başta şunu söyleyeyim ve bütün millet bunu bilsin ve duysun ki, bunlar malum rejimden daha gaddar, daha zalim, hatta Allah ve Peygambere, namaza; kısaca İslam’a ve Müslümanlara o kadar düşmandırlar ki İslami değerlerin hiçbir tanesine zerrece tahammülleri yoktur.
Seydam! Her abdest alıp namaz kılmak istediğimde ölümün eşiğinden dönüyordum. Bana diyorlardı ki: Beyinsiz adam! Senin devletin yokken, senin halkın, anan, bacın esaret altında iken, nasıl olur da namaz kılarsın. Bize Kürdistan kurulmadan namaz farz değil diyorlardı.
Bir defa kuytu ve sessiz bir köşede yine gizli olarak namaz kılıyordum. Birden secdede olduğum sırada, Pkk’linin biri bana öyle bir tekme vurdu ki, neredeyse uçurumdan aşağı uçacaktım. Kalaşnikofu kafama dayadı. Eğer dedi
bir daha seni bu halde görürsem! Bütün bu şarjörün hepsini karnına boşaltırım!
Kendi kendime: Allah’ım kimdir bunlar? Neyin nesidirler? Necidirler? Nedir namaza ve Müslümanlara olan bu kin ve adavetleri!
Öğrencim, sanki olaylar o an başına geliyormuşçasına, korku ve heyecanla nefes nefese anlatıveriyordu. Bütün köy halkı, en ufak bir ses ve gürültü olmadan bu gencin soluk soluğa anlattıklarını büyük bir dikkat ve heyecanla dinliyorlardı. Beş vakit Rabbine secde götüren bu talebem, adım gibi eminim ki onun ağzından asla yalan kelimeler dökülemezdi.
Seydam! Bu kadar kısa süre olmasına rağmen Daha çook fazla korkunç şeyler gördüm! Bir Pkk’li, artık ne yapmışsa onu bilmiyorum; güya suçlu bulunmuş infaz edeceklerdi. Üstelik bunu yaparken herkesin gözü önünde yapıyorlardı ki, kimse kaçmaya tevessül etmesin! Bu vahşet dolu manzarayı izlerken, adeta herkesin kanı donmuş, yüreği ağzına gelmişti! Ya bana da bir suç isnad ederler de, beni de böyle öldürürlerse? Diye.
İki kişi o genci sıkı sıkı tutmuş, bir tanesi de ince bir iple boğmaya çalışıyordu. Bütün gücüyle ellerinden kaçmaya çalışıyor ama kurtulamıyordu.
O ince ip gencin boğazını bıçak gibi kesmiş, boğazından kanlar fışkırıyor fakat hala ölmemiş çırpınıyor, boğazına kan kaçtığı için de bağırdığı halde sesi çıkmıyordu! Bir ara biri bana doğru geldi ve benim dizlerimin bağı çözülmüş neredeyse korkudan yere düşecektim, beni de öldürürler diye! Ama hamd olsun Allah’a ki benden belimdeki kuşağı istediler. İnce iple boğmak istedikleri genç ölmediği için, kuşağımı boğazına bağlayıp düğüm yaptılar ve daha sonra! Aman Ya Rabbim! Bu ne vahşet bu ne barbarlıktı! Boğazına bağladıkları kuşağımı biri sağa diğeri sola doğru çekerek, o genci oracıkta hepimizin gözleri önünde hunharca boğup katlettiler! Vallahi dostlar! O öğrencimin kanlı kuşağı hala kendisinde duruyor. Sırf âleme ibret olsun diye o kuşağı hala evinde, sandığında saklamaktadır.
Başka bir gün yine çok mülayim, yumuşak huylu, gerçekten oda benim gibi secdeye aşina bir genç suçlu bulunmuş, infazına karar verilmişti. Bir tanesi o genci bizden uzak bir çukura götürüyor ve az sonra iki el silah sesi işitiyoruz. Ertesi gün oradan geçerken, o gencin öldürülüp kanlar içersinde çukura atıldığını ve üzeri taşlarla doldurulduğunu gördük.
Seyda! Bu eli kanlı zalimlerin (hâşa) defalarca Allah ve Peygambere sövmeleri beni çileden çıkarıyordu. Arkadaşımla, sonucu ölümle dahi bitecek olsa, bu vahşi canavarların içinden kaçmaya karar vermiştik. Bizi yakalayıp işkenceyle öldürseler dahi, bunların arasında kalamazdık artık
Günlerce durmadan yol alıyor, uçsuz bucaksız o dağların arasında nerede ve hangi bölgede olduğumuzu dahi kestiremiyorduk. Daha önce hiç görmediğimiz, bilmediğimiz, tanımadığımız yerlerdi.
Rabbim inşaallah bizi affeder, artık ölüm korkusuyla namazlarımızı kılamaz olmuştuk. Çünkü namaz bahsi geçince herifler öcü görmüş gibi deliye ve çılgına dönüyorlardı. ”
Hani diyorlar ya, kadın erkek beraber, bacı kardeş gibidirler, aralarında hiçbir şey olmuyor! Vallahi hepsi yalan hepsi palavra. Az önce bahsini ettiğim o öldürdükleri dindar genç, yaklaşık bir yıldır onlarla beraberdi. Her defasında bir yolunu bulup kaçmak istemiş, en sonunda yakalanmıştı. Bana şunu anlattı: “Bir gün ayakyoluna giderken, az ötede bulunan bir mağarada bazı sesler işittim. Gizli olarak seslerin geldiği tarafa bakınca, iki erkek ve bir kadını çok uygunsuz bir şekilde gördüm. (İnanın burada anlatmaktan hicap duyuyorum)
Bir gün Salahaddin adında, karşı köylerin çok genç bir ileri geleni gelmiş, kalabalık cemaate sohbet etmişti. Gerçekten hayatım boyunca onun kadar sade, katıksız, düzgün bir Kürtçe konuşan kimse görmemiştim. İnanın o kadar mütevazi, o kadar medeni ve o kadar insancıl bir yönü vardı ki, karşıdaki insanı
anında celbediyor, Hakkari ve bütün civar köydeki Kürt halkı ona hayrandılar.
İnanın değerli dostlar, Salahaddin beyi yıllardı tanıyordum. O her zaman ne pahasına olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana olup, nerde aşiretlerin bir problemi varsa her yerde o vardı. Diyebilirim ki o yörenin halkı, bütün dertlerini, müşkülatlarını ona götürüyor ve mutlaka bir şekilde hallediyordu. Zengin olduğu için de çoğu zaman fakirlere, yoksullara yardım ettiğine bizzat kendim şahit olmuştum.
Ama ne oldu biliyor musunuz? O saygıdeğer insanın, bunca iyilik ve güzelliklerini hazmedemeyen Pkk’liler, sudan bahanelerle yakaladılar, onu günlerce dağda mahsur bırakarak akla hayale gelmedik işkencelere tabi tuttular. Öyle ki yarı insan haline getirip, en son sırtında naylon yakarak vücudunu adeta delik deşik ettiler. Vücudunu bize gösterdiği zaman şok olmuştuk! Bu kadar mı vahşi, esir insanlara bu kadar mı barbarca davranılırdı? Düşünün diri diri sizin elleriniz kollarınız bağlı olduğu halde, vücudunuz üzerinde naylon yakılması ne büyük bir acı ve ne büyük bir işkence değil mi?
Bir keresinde de, yine iki kişi bir kıza göz dikmiş, kız ise içine kapanık, hiç konuşmayan sessiz biriydi. Kızcağıza sürekli sarkıntılık ediyor, her seferinde adeta ellerinden zar-zor kurtularak hüngür hüngür ağlıyor, üstelik derdini de birilerine anlatmaya korkuyordu.
Bir gece herkesin uyuduğu bir saatte, bir takım gürültüler hissettim. Ben de uyuduğum yerde dayanamayarak, çok tehlikeli de olsa başımı kaldırdım ve sesin geldiği yöne baktım. Aman Allahım! O iki kişi, zavallı kızın ağzını elleriyle sıkıca tutmuş, zorla sürükleyip tenha bir yere götürüyorlardı! Ben de korku dolu ağır adımlarla, o karanlık gecede onlara doğru gittim. Gördüğüm manzara beni kahretmişti. O an karşı çıksaydım, kesinlikle beni haksız çıkarır belki de öldürürlerdi.
O zavallı kızın hem ellerini arkadan bağlamışlar, hem ağzını bir bezle sıkıca kapatmışlar ve hem de bağırmasın diye elleriyle de ağzını tutmuşlardı. Bütün çırpınışına rağmen, o sefil yaratıkların ellerinden kurtulamadı. Gözlerimle gördüğüm, insanın kanını donduran bu vahşeti, hayatım boyunca unutmam mümkün değil! O çaresiz kızcağızı hunharca iğfal ettiler. Yardım edemediğim için de, hâlâ o suçluluk duygusu beni kahrediyor.
Peki, acaba daha sonra bu zavallı çaresiz kızcağıza ne oldu dersiniz? Maâlesef bu çirkin lekeye daha fazla tahammül edemedi ve bir gün dağlarda yol alırken, herkesin gözü önünde kendini uçurumdan aşağı attı, adamlar sanki hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ettiler…”
Böylece hocamız, Pkk içinde geçen on bir aylık serüvenini burada noktalamış oldu.
Bu zaman zarfında Sayın Hocamızın başından geçenler tabiî ki bunlarla sınırlı değil. Ancak değerli okuyucu kardeşlerim takdir ederler ki, yazımı daha fazla uzatırsam, artık okumada bıkkınlık meydana getireceğinden, son sözü söyleyip inşallah artık bitireceğim.
Evet değerli dostlar. Sonuç itibariyle, herhangi bir tevile mahal vermeden, gerçekler bütün çıplaklığıyla ortada iken, var olan bu hakikatler göz önünde olduğu halde, îzan ve basiretten yoksun bir kısım insanların hemen şu savunmaya geçmeleri, ne kadar hazin ve ne kadar düşündürücüdür: “Efendim bunlar başta böyleydiler de, şimdi değiştiler! Kötü olanlar; yok, mittiler - yok devlet için çalışanlardı, yok artık dine-Kur’an-a, namaza saygılıdırlar” gibi mesnetsiz bahanelerin arkasına sığınıp onları mazur görerek aklamaları, doğrusu anlaşılır bir durum değildir.
Beşeri bir rejim ve ideolojinin kuruluş amacı, hedefi ve ideali neyse, tarih sahnesinden silinene dek, o amaç çerçevesinde hayatiyetini devam ettirir. Mesela Komünizm ve Emperyalizm, ya yok olur yerine başka bir düzen gelir, yada ona tabi insanlar var oldukça, Dünyadada varlığını ve misyonunu devam ettirir.
İçinde yaşadığımız coğrafyada bir hiç uğruna, sadece dilleri ve kültürleri farklı diye mazlum, Müslüman Kürt halkına yıllardır o kadar büyük zulümler, işkenceler, haksızlıklar yapıldı ki, bin ah işitilir, her bir Kürt insanına hafiften dokunduğunuz zaman. Gönlü sızlar, hüzün dolar o acı yüreğine, zamanın her bir diliminde.
İşte bu yüzdendir ki, bir asra aşkındır, her türlü zulme reva görülen bu acılı halk, kendini bu korkunç badireden ve serencamdan kurtaracak, her kim olursa olsun ona can simidi gibi sarılmak zorunda kalmıştır.
Pkk ilk başlarda, Müslüman Kürt halkı için heyecan verici büyük bir ümit kaynağı olmuş, Doğu ve Güney Doğunun her sathında “Karkerê Kürdistan”
deyimi bir efsane, adeta bir destan, Kürt halkını kurtaracak, Kürdistan gerillaları hareketi olarak telakki ediliyordu.
Ama maalesef mayasında İslam, gönlünde Allah ve Peygamber sevgisi olan Müslüman Kürt halkı, çok geçmeden her asırda olduğu gibi bu sefer de aldatılmış, hayalleri, idealleri ve bütün ümitleri yerle bir edilmişti!
Çünkü sebep ne olursa olsun, günlerce, aylarca, gece-gündüz kadın erkeğin iç içe, yan yana beraber ve birlikte yaşaması, asla İslam ve Müslümanlıkla bağdaştırılamaz, bu iğrenç durum her halükarda mazur görülüp meşrulaştırılamazdı. İslam uğruna, bütün maddi ve manevi değerlerini, gözünü kırpmadan feda eden bu mazlum ve Müslüman halk, velev ki kendi özgürlüğü uğruna bile olsa; Namazsız, Kur’ansız, İslam’sız, üstelik İslam’ın külliyen reddettiği gayri İslami, gayri ahlaki ve maneviyattan tamamen yoksun bir harekete asla cevaz veremezdi.
Kendi halkına düşman, sosyalist ve ateist bir oluşum nasıl ve ne şekilde Müslüman olan bir millet tarafından tasvip edilebilirdi…
Kerim-î Mâbud olan Rahman’a emanet olunuz.
Yazının 1. Bölümü:
http://www.fitrat.com/dusunce_analiz_detay.php?id=5859
Yazının 2. Bölümü
http://www.fitrat.com/dusunce_analiz_detay.php?id=6320
Yazının 3. Bölümü
http://www.fitrat.com/dusunce_analiz_detay.php?id=6515