
Şeref SİDAR
Türkiye toplumunun muhafazakârlığı hayatın hemen hemen her alanında pek çok derde deva niteliktedir. Yapacağınız iş ne olursa olsun sırtınızı muhafazakârlara dayadınız mı evvel Allah kolay kolay tuş olmazsınız. Rahatlarını bozmadığınız, konforlarından ödün vermelerini istemediğiniz müddetçe bir sıkıntı olmaz.
Türkiye toplumunun muhafazakârları “hayır ve hasenat” işi için hazır kıtada beklediklerinden toplumsal bilinç düzeyi olarak bulunulması gereken konuma gelebilmiş değiller maalesef. Sporcu musunuz? Siyasetçi misiniz? Bakkal mısınız? Kamu görevlisi misiniz? Gazeteci mi… Ne olursanız olun. Sizi her zaman bağrına basacak bir muhafazakâr kesim vardır. Bu nimet için bir cemaate yaslanmanız, bir dergâhın kapısından girip bir mürşidi kâmilin elini eteğini öpmeniz size çok şey kazandıracaktır. Eşinizin, annenizin, kız kardeşinizin, babanızın ve sizin kendinizin dahi İslami yaşamınızın çok da önemi yoktur. Arada bir caminin birinde, bir Cuma namazı çıkışında kameralara görüntü verdiniz mi tamamdır.
Ne çok televizyon ve televizyoncular geçti İslami tünelden. Gazete ve gazeteciler… dergi ve dergiciler…
Ne çok “Müslüman” geçindi muhafazakâr kesimin sırtından.
Türkiye’de hazır pazara yeni bir yayın organı daha katıldı; Haftalık Özgün Duruş gazetesi. 18. sayısı ile okurlarıyla buluşan gazetenin pek çok farkının olduğunu söylenebilir ancak bence en önemli fark şudur: Haftalık Özgün Duruş gazetesi muhafazakâr Müslümanlardan çok siyasal İslamcılara hitap etmektedir. Gazete daha yeni, gazetenin özgün duruşunu hiç bozmamasını temenni ederken bu vesile ile kendilerine yayın hayatında başarılar dilerim.
Gazetenin son sayılarından fevkalade istifade ettik. Gündem, Demokratik açılım, Kürd meselesi, Müslümanların yaklaşımı konularında yapmış olduğu röportaj ve soruşturmalarla, Mustafa İslamoğlu, Ahmet Kaya, Burhan Kavuncu, Hamza Türkmen gibi, değerli birçok aydının düşüncelerini bizlere aktarması güzel. Müslümanların çözüme katkı sunması çözümün adresi ya da adresin bir parçası olması da böylece oluşturulacak bir güç birlikteliği ile mümkündür. Hali hazırda bir güç birlikteliğinden söz etmek de mümkün değil; ancak atılan adımlar bir birlikteliğin de habercisi sayılır.
Gazetenin 18. sayısında “Kürt sorunun asli muhatabı Müslümanlardır” başlığında yapılan soruşturmada sorular Hamza Türkmen Bey’e de gönderilmiş. Sayın Hamza Türkmen’in gazeteye göndermiş olduğu cevabi yazının tam metni yayınlan(a)madığı için, Hamza Bey yazının tam metnini Haksöz Haber’de yayınlama gereği görmüş.
Hamza Bey, gazetenin kendisine göndermiş olduğu soruları elbette arzu ettiği şekilde cevaplama hakkına sahiptir. Kaldı ki, Sayın Türkmen, İslami çerçevenin dışına çıkmadığı için yazısından dolayı kınanamaz. Suçlanamaz. Ve buna kimsenin söyleyebileceği bir şey olamaz. Ancak, mezkûr yazının altına Sayın İbrahim Sediyani Bey yorum düşmüş. Sorular sormuş. Hamza Beyin Türkiye’de tevhidi bilinçlenme sürecinde Müslümanların Kürd meselesine yaklaşımlarını irdelerken örnek verdiği dergilerin arasında neden Sebat ve Hira’yı da eklemediğini sorgulamış. Gerisini Sayın Sediyani’nin yorumundan bir pasaj alarak okuyalım. “…Hamza abi, Türkiye’deki Tewhidî Müslümanlar’ın Kürt Sorunu’na yaklaşım tarzını, Türkiye’deki İslamî bilinçlenme sürecini ele almış ve bu somut paragrafları nominal cümlelerle oluşturarak bazı dergilerin ve aydınların / düşünürlerin isimlerini zikretmiş.
Kürt Sorunu üzerine kafa yoran ve bu konuya yoğunlaşan dergiler zikredilirken, Girişim, Tevhid, Dünya ve İslam, Yeryüzü, Haksöz diye sıralanmış ancak bu konuda ilk sırada zikredilmesi gereken Hira ve Sebat dergilerinin isimleri bile anılmamış. Kaldı ki biri Diyarbakır’da, biri de İstanbul’da yayınlanan bu iki dergi, Kürt Sorunu ile müsemma yayın organları idiler. Yazarları ve çalışanları Kürt Sorunu’nu sadece mürekkepleri ile değil, dökülen kanları ile de yazıyorlardı, anlatıyorlardı.
Biribirinden tamamen farklı zamanlarda ve farklı şehirlerde yayınlanan bu iki dergiden birinin adı zikredilmemiş olsaydı, bunu Hamza abinin unutkanlığına yorardık. Fakat ikisine karşı da “görmedim / duymadım / işitmedim” tavrı takınılıyorsa, bunun sebebi unutkanlık olamaz…”
Sayın Sediyani’nin bu ve sonraki yorumları iyi niyetli, saygı ve sevgi sınırlarını aşmayan, İslam’ın kardeşlik hukukunu gözeten, hakkın teslim edilmesi gerektiğini dile getiren yorumlardır. Ancak bütün iyi niyetine rağmen Sayın Sediyani yorumundan dolayı birilerinin hışmına uğramaktan kendini kurtaramamış. Sayın Sediyani duygusal olmakla, gereksiz yere gerilim yaratmayı amaçlamakla itham edilmiş.
İbrahim Sediyani Beyin yorumlarında art niyet olmadığı gibi duygusallıkla ya da başka bir amaçla gerilim yaratmaya çalıştığı fikri de doğru değildir.
İbrahim Sediyani beyden özür dileyerek yazıyorum. İbrahim Beyin haklı olsa da ‘neden bu dergileri anmadınız neden zikretmediniz?’ şeklinde soru sorması gereksizdir. Çünkü o yorumu Hamza Beyin yazısının altına İbrahim Bey değil de bir başkası yazmış olsaydı, büyük bir ihtimalle yorum yayınlanmayacaktı. Daha önce Hamza Beyin bazı yazılarını eleştiren yorumların yayınlanmamış olması gibi. Sanırım İbrahim Beyin orada yazıyor olması bir avantaj oldu. Bu bir.
İkincisi, Hamza Bey yazmış olduğu son kitabında da Kürd sorununu incelerken, irdelerken, çözüm önerilerini sıralarken bölgede hem devletin, hem ulusalcıların hem (Hamza Bey’in kendi tanımıyla.) “ İslami kesimlerle sorunlarını şiddet kullanarak çözmeye…” yönelen bir kesimin, haydutların, cellâtların, katillerin bütün imha politikalarına rağmen var olan ve var olmaya devam eden koca bir mektebi görmezden gelmiş.
İbrahim Kardeş, Hamza Bey koca bir kütüphaneyi görmezden geliyor. Sanırım iki dergiden söz etmemiş olması çok olmasa gerek. O dergilerin birinde kendisi ile röportaj yapılmış olsa bile.
Amacım husumet yaratmak değildir. Bundan Allah’a sığınırım. Ancak Müslümanların en iyi yaptığı şey görmezden gelmek, bazen can acıtıyor.
Dua ile...
Not: İbrahim Sediyani Bey'in yorumunu olduğu gibi hiçbir harfine dokunmadan verdim.