
Muhammed YILDIRIM
Toplumumuzla ilgili yapılan genel tespitlerden birisi ‘toplumun balık hafızalı’ olduğudur. Yani olayları, acıları, bize yapılanları, yaşananları çok çabuk unuttuğumuzdur. Bu durum beraberinde doğal olarak şu sonucu da doğurmaktadır: Bize yapılan iyilikleri unutup, emeği geçenlere karşı vefasızlık doğal bir hal olabiliyor. Başka bir eleştiri ise gündemimizin hep başkaları tarafından belirlendiğidir. Belirlenen gündemle ilgili gündemi belirleyenlerin istediği kadar bilgiye sahip olduğumuz ve tartıştığımız, yine onların istediği kadar tartıştıktan sonra vakıayı hiçbir sonuca bağlamadan onların belirlemiş olduğu yeni gündeme hızla geçiş yaptığımızdır. Yani istediğimiz kadar bilgi edinemiyoruz. İstediğimiz sonuca varamıyoruz. Tartışmalarımız istediğimiz menzile varmıyor.
Bu eleştiriler kısmen doğrudur. Egemenler kamuoyunda sahip oldukları güç dolayısıyla istedikleri zaman ve istedikleri konuda kamuoyu oluşturabilmeleri ve bizlerin de oluşturulan yeni tartışma konularına kayıtsız kalamamamız nedeniyle bir süre sonra ister istemez kendimizi bu durumun bir parçası olarak görebilmekteyiz. Çünkü sınırları içinde yaşadığımız devlet kuruluşundan günümüze kadar geçen sürede kendi halkına karşı yaptığı gizli ve açık o kadar haksızlık var ki, daha doğrusu kuruluşundan bu yana hep zülüm ve adaletsizlikle yönettiği için tarihimizin hangi dönemine el atsak bizi dehşete düşüren bilgilere rastlamaktayız.
Rejimin bu karanlık ve çirkin yüzüyle ilgili yapılan tespit ve değerlendirmelerde karşımıza hep derin devlet tanımı çıktı. Bunun da alt isimleri olarak kontra-gerilla, jitem, Susurluk ve en son olarak da Gladyonun Türkiye yapılanması olan Ergenekon… Bu son durumla ilgili kurum ve şahısların takındığı tavırlar bize bu durumun diğerlerinden çok farklı olduğunun ipuçlarını veriyordu. Susurluk olayında demokrasiden yana tavır takınanlar, doğru ifadeyle takınmış gibi görünenler, bir dakika karanlık eylemi yapanlar, tencere ve tavalara vuranlar, mum yakanların Ergenekon davasında takındıkları tavır bu durumun diğerlerinden çok farklı olduğunun delilidir.
Susurluk kazası olduğunda ‘derin devlet kaza yaptı bu çirkinliğin üstüne gidelim’ diyenlerin yanı sıra ‘hayır bu çeteyi bizzat derin devlet açığa düşürdü ve kendi kirli geçmişinin bir kısmını bunların üzerine yıkıp kaldığı yerden daha da vahşileşerek devam edecektir’ tezini savunanlar Ergenekon’un açığa çıkmasıyla haklılıklarını tescillemişlerdir.
Ergenekon davasıyla birlikte bize servis edilen bilgi ve belgelere bakıp da ürpermemek, dehşete düşmemek mümkün mü? Nerdeyse yılda birkaç tane hazırlanan darbe planları ve bu darbelere zemin hazırlamak için yapılması düşünülen olaylara baktığımızda insanın kanı donmaktadır. Bu eylem planlarını incelediğimizde siyasal düşüncelerimizden arınarak sadece ve sadece insan olarak baktığımızda gerçekten dehşete düşmekteyiz. Siyasal olarak da baktığımızda bunu anlamlandırabilen biri varsa lütfen öne çıksın.
Ergenekon davasından tutuklananlar ve onları ısrarla savunanlara baktığımızda bu örgütün gücü ve nüfuz ettiği kişi ve kurumlar hakkında ortaya çıkan fotoğraf, kozmik odalara sığmayıp kapı altından dışarı taş(ırıl)an bilgiler, bizi o kadar cezp ediyor ki bence asıl olay yine gözümüzden kaçırılıyor.
Eski savcılardan Gültekin AVCI, Ergenekon davasıyla ilgi katıldığı bir televizyon programında şunları söylemişti; ‘Eğer hükümet ve yargı bu davayı gerçekten bir sonuca bağlamak istiyorsa Orduya ait Özel harp, Deniz ve kara kuvvetlerine ait arşivlere girip Ergenekon’un yani Gladyonun Türkiye’deki yapılanmasının asıl yöneticilerini deşifre etmelidir. Aksi takdirde bu örgütün sadece kullandığı sivillere ve eski yöneticilere ulaşılmış olacaktır, çünkü gladyo faaliyette bulunduğu her ülkede merkez olarak ordu içinde yapılanmaktadır.’ Ki bu bizim ülkemiz için olmasa olmazdır.
Gültekin AVCI’nın bu tespiti doğrudur ama bunun bir adım daha ötesi var kanaatimce. Gladyo Türkiye’de devletin kendisi olmuştur. Çünkü bu ülkede ordu yönetime her daim hâkim olmuştur.
Hükümetin olayı aydınlatmak için attığı her adımda karşısına çıkarılan duvarlar, askere sivil yargı yolunu kapatan yargıçlar, ortaya çıkan her bilgiyi sulandırma çabası içine giren siyasetçiler, istediklerinde pireyi deve yapan medya mensuplarının bir kısmının bu bilgileri görmezlikten gelmesi veya Deniz Baykal gibi davranmaları bu yapılanmanın gücünün bir göstergesidir. Ortaya saçılan bilgilerin çokluğu ve arasına serpiştirilen yanlış bilgilerle insanların kafasının karıştırılmaya çalışılması, Atatürkçü ve milli duygulardan dem vurularak yapılan kamufle manevraları, devam eden davalar hakkında bir yandan insanları yargı sürecinde konuşmamaya davet ederken bir yandan da sözde hukukçuları ve ne dediklerini, kendilerinin de izleyicilerin de anlamadığı emekli askerleri ekranlarından eksik etmemeleri kime hizmet etiklerinin açık göstergesidir.
Konuyla ilgili hepimizin dikkatle izlemesi gereken merkezlerden birisi de Fetullah Gülen cemaatine ait gazete ve televizyon kanalıdır. Özelikle televizyon kanalının olaya yaklaşımı dikkatle izlenmelidir. Yayınlarında hükümet yanlısı görünmekte ve servis edilen bilgileri en ince ayrıntısına kadar yayınlamakta ama bir farkla, her cümlenin başına Devletin kurumlarına ve Milletin gözbebeği Türk Silahlı Kuvvetlerinin içine sızmış olan Ergenekon Terör Örgütü diyerek.
Ergenekon davasında eksik kalan yanlardan biriside bu yapılanmadan söz edilirken ordu, siyaset, medya, mafya, sol örgütler vs. dillendirilirken polisten hiç söz edilmemesi, gözden kaçırılmaması gereken bir noktadır. Özellikle Kürt bölgesinde bir dönem polisin yaptıkları, Jitemle birlikte işledikleri cinayetlerden hiç söz edilmemesi çok ilginç. Oysaki 1990’lı yıllarda Kürt bölgesinde yaşayanların şahit oldukları polis vahşeti Jitemin yaptıklarından pek de aşağı kalmamıştır. 20-30 gün süren göz altılar, günlerce çırıl çıplak kalorifer demirlerine kelepçelenerek işkenceye tabi tutulanlar, insanın hafızasının almadığı, almayacağı işkence tekniklerini uygulayan, işkence konusunda uzmanlaşan polislerden neden söz edilmiyor.? Hiç çekinmeden gözaltında insanları öldüren, insanları eş ve çocuklarına zarar vermekle tehdit eden polisler neden olayın dışında tutuluyor.? Resmi ifade için insanları savcılıklara götürmek yerine savcıları işkencehanelere getirip orda tuttuğu sözde ifadeyi savcının gözleri önünde insanlara zorla imzalatan polislerden neden bahsedilmiyor.? Mahkeme salonlarına silahla girip insanları cezaevlerine göndermek istemeyen hâkimleri tehdit edecek kadar ileri gidebilen polisler neden korunuyor.?
Bu kamufle çabaları ve devletin tüm kurumlarıyla kendi vatandaşlarına yapmış olduğu zulümleri Ergenekon örgütü diye tanımlamak yanlış ve eksik tanımlama olur. Çünkü Devlet tüm kurumlarıyla birlikte “Devlet terörü” yapmıştır. Devlet terörü yaşatmıştır. Şimdi eğer bundan vazgeçilecekse ve geçmişle hesaplaşılacaksa bir bütün olarak yapılmalıdır. Yok, eğer gladyo Türkiye’deki merkezini değiştiriyorsa o da eninde sonunda Sünettullah gereği ortaya çıkar. Çünkü Küfür devam edebilir ama zülüm asla.
Not; Daha önce Fidan Güngörün kaçırılması ile ilgili bir yazı yazacağımı beyan etmiştim Fakat Üstat Zeki Savaş’ın Fidan Güngör hakkında başladığı yazı dizisi nedeniyle şimdilik bu konuda yazı yazmayacağım. Ancak bahsini ettiğim yazıda eski savcılardan Gültekin Avcı’nın “Entrikalar Ağında Kürt Buhranı, Öcalan- PKK- Hizbullah- Devlet- ABD” adlı kitabında Fidan Güngör’ün kaçırılmasıyla ilgili kamuoyunda pek de bilinmeyen bir bilgiden söz edildiğini söylemiştim. Gültekin Avcı, adı geçen kitabının 144. sayfasında Emniyet genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığına dayandırdığı bilgide 1996 yılı Ocak ayında Batman ilinde İlim gurubuna yönelik baskınlarda örgütün daha önce kaçırıp sığınaklarda tuttuğu şahısların yakalanma endişesiyle salıverildiğini ve bu bırakılan şahısların Fidan Güngör’ün de bu sığınaklardan birinde tutulduğunu söylediklerini ifade etmektedir. Sevgili Zeki Savaş’ın yazı dizisinin sonunda gerek kalırsa konuyla ilgili soru ve görüşlerimi tekrar bir yazı şeklinde sunarım inşallah.