İBRAHİM ORUÇ
İsyanla başlıyor insaniyet. İsyanla; yani asilikle. Önce cennetten kovuluyor insan sonra kendinden. Rabbinden ayrılmanın acısıyla yeryüzüne inen insan, tüm benliğiyle kendini O'na adamakla başlıyor işe. Çektiği özlemin acısı ona adayışın yönünü ve kutsiyetini öğretiyor. Adayış Kabil'in kibriyle yolunu değiştirip çeşitleniyor. Kabil’in kibri şeytanın dünyadaki ilk zaferi ve ruhun ilk yaralanışı. İnsan arayış yönünü yavaş yavaş kaybetmeye, içindeki ilahi tebliğin üstünü örtmeye başlıyor. Ve adayış arayışa dönüyor.
II
Özgürlüğün hutbesini irad eden şu akbaşlı güvercinlerin bile boyunlarında esaret halkaları var. Onların özgürlüğü gökyüzünün varlığı kadar. Oysa benim ruhum gökyüzüne sığmayacak kadar engin. Bu gökler içimdeki, sancıyı, ızdırabı, acıyı kederi, kırılış noktasındaki umudumu ve sabrımı taşıyacak kadar güçlü değil. Benim özgürlüğüm yeryüzüne ve gökyüzüne pervasızca tünemekle gerçekleşemez.
O halde tüm zincirlerimi kırıyorum; tüm bağlarımı koparıyorum ve hayat arenasını, arzulayanlara bırakıyorum. Kendimle baş başa kalmak kendimi tekrar yoğurmak; ezelin ve ebedin sınırsızlığını düşüncemin can damarında gezdirmek için Hira’ma çekiliyorum. İçgüdülerimin çekimlerinden, fıtratımın tebliğinden soyutlanmak ve gaybın derinliklerine adım atmak için bu zaman hengâmesini bırakıyorum. Her ideolojiyi her dini her düşünceyi aklımın ve kalbimin testisinden uzayın boşluğuna bırakıyorum. İktisadın köleliğinden, siyasetin baskısından, kanunlardan, kanun koyuculardan kurtulmak adına her şeyin başına La kılıcını indiriyorum. Benim özgürlüğüm beşeri sistemlerin ve istemlerin çerçevesiyle sınırlandırılamaz.
III
Hayır... Hayır... Olmadı. Yine olmadı. Hala özgür değilim. Yanıldım. Her şeyi reddettim. Tüm tasavvur ve imgeleri tüm din ve ideolojileri... Ama... Ama yine esirim. Her şeye sadece kendime dayanarak karşı çıktım. Bu esaret halkaları ruhumun boynunu sıkıyor hala. Kendi ayetlerimin kılıcıyla tüm ayetlerin başını vurdum. Zindanlarımın parmaklıklarını özgürlüğe olan ideallerimle erittim. Herkesin göğünden kendi inşa ettiğim göğe çekildim. Ya şimdi. Ya ötesi. Ötesi yok... Her zinciri kırdım, her esaretten kurtuldum ama kendimde kalakaldım. Kendi La kılıcımın tahtında esir oldum. Her şeyi ret ettim; her şeyi kabul ettiğimin farkında olmadan.
IV
Ey özgürlük hayatım boyunca hep seni aradım. Senin eteklerine varmak için nice engelleri ardımda bıraktım. Tüm hüviyet ve uzviyetimi senin yolunda yıprattım ve sen sandığım bir esarete boyun eğdim. Gönül “Ankam” “Kaf” dağını buldu ama onun da esaretini görünce bezginleşti, durgunlaştı, karardı ve kendi ahıyla küle döndü.
Ve çöldeyim... Önümde kan ağlayan Kerbela. Ey özgürlük; kalbim ızdırap, acı ve keder içinde. Verdiğim her nefes kum taneciklerinden bir Mecnun yontuyor. Ayaklarımda koşa koşa girdiğim zindanın zincirleri. Dilimde rüzgârı acıdan sarhoş eden hasret gazelleri. Ey özgürlük işte Kerbela işte ben. Senin için çıktığım bu yolda ya kendini bana göster ya da beni hücre hücre dağla.
Bana tutsaklığın lehçesini öğreten sana olan sevgimdir. Meşakkatin toprak toprak gözlerime dolduğu bu yolda binlerce akbaba çaresizliğimin ardında pusu kurmuş. Bu puslu tutsaklıklardan kurtar beni.
V
Latif bir ses... Yıllardır hasretini çektiğim yıllardır aradığım bir ses. Bu ses bir yağmur gibi çölleşen kalbime can vermek için bana özgürlüğün sırlarını fısıldıyor. Dudaklarındasın dökülen her kelime içimde esir olmuş özgürlüğü serbest bırakıyor. Bu ne şerbet böyle çöl bile bir damlasıyla asırların susuzluğunu giderdi. Bu ne şerbet böyle gönül ankam küllerinden doğdu yeniden.
VI
Ruhun özgürlüğü bağlanmaktır; bedenin özgürlüğü ise toprak olmak. Özgürlük fıtrattan gelen Hu sesini işitmek ve ona itaat etmektir.
20.01.2008