HABBAB AKDENİZ
Bir toplum içindeki dini eğilimlerin nasıl bir referans niteliği taşıyacağı ile neye referans olacağı konusu, o dinin muhaliflerine göre önceliği olan bir sorundur. Öncelikle dinin temel kavramlarının ve dinamiklerinin, dinin inisiyatifinden çıkarılması, en azından dine dair belirlenen hareket alanından uzaklaştırılması, muhalif kavramlara mahkûm bir tanımlamanın içine çekilmesiyle gerçekleştiriliyor.
Şu an itibariyle içi boşaltılmış ya da tamamen saptırılmış kavramlar, dar kalıplara sokularak, teoriyle pratiğin dengesizlik üzere ilişkilendirilmesini sağlamıştır. Bu tutarsız ilişkilendirme politik tutkuları körüklemeye elverişli olduğu kadar, çarpıklığından dolayı da anlaşılmayı imkânsız kılmaktadır.
Bir kavrama karşılık gelen anlayış, ya da bir hareketi, bir oluşumu, belki de bir sosyal nizamı niteleyen kavramlar birbirini gerektirme yeteneğinden dinamik bulurlar. Birinin doğru tanımlanması, ötekinin kaçınılmaz olarak doğru tanımlanmasını sağlar. Her biri birbiri için hayati ehemmiyettedir. Kendilerini birbirlerinde var kıldıkları ölçüde tutarlılıkları öne çıkar ve kendi ruhuna uygun, bilinçli bir hareket geliştirir.
Bu bilinçte bize bir şeyin yanında olmak ve her koşulda o şeye taraftar olabilmek, karşı tarafta durmanın ne anlama geleceğini bilmemiz gerektiğini telkin eder. Bu bilinç hali olasılık mantığını hepten ortadan kaldırmalıdır. Olasılıkların, hayata, zaman ve değer kaybından başka bir şey sağlayamayacağına inanmak aslında ideolojik bir çıkış gibi görünebilir. Fakat tarihsel pratik bunun tam tersini gösteriyor. Yani aslında böyle göründüğümüz vehmine kapılmak “bir de böyle deneyelim” mantığını ve söylemini besliyor ki, işte ideolojik olan da bu oluyor. Oysa din, ideolojiden farklı olarak, insanın ilahi (eşrefi mahlûkat) yönünün, İslami şahsiyeti, bir ahlaki düstur olarak müslümanda müşahhas kılacağını ve dünyalık unsurlar karşısında silikleştirilemeyeceğini söyler.
Bunun tersi nedir peki? Bunun tersi; dünyevi değerlere paralel olarak yücelmenin(!) insan için zor bir tarafı olmadığı gerçeğidir. Dünyalığımızı yüceltmek istememiz durumunda ideolojik tutum içinde olmak en gerekli davranış biçimi olur.
Böyle bir anlayışın temelini oluşturan fikir, et ve kemik felsefesinden öteye gitmez. Fakat İslam, insanın eşrefi mahlûk olduğu noktasından hareketle, insanı Müslüman ya da kâfir olarak ikiye ayırıyor. İnsanın hayvanlardan farklı kılındığı gerçeğini pekiştiriyor olsa bile, aslında insanı, kendi beşer yönünden daha yüce bir yere koyuyor. Bir bakıma insanı beşer yönünden ayrı kılan gerçeğe işaret ediyor.
Biraz karmaşık görünse de, batı felsefesi insanı ruhsuz bir sürecin içinde, elbette mekanik bir oluşum olarak görüyor. Gerçek olan, ya da varlığından şüphe edilemeyen şeyin ancak yerçekimi kanunundan etkilenen bir şey olması gerektiği fikri, bilinç düzeyine çıktığı günden beri, batı insanı Allah ile kendi arasında ördüğü kalın bir duvarın gerekliliğini benimsemiş ve sürekli gündemde tutmuştur. Bu süreçte insanın tüm duyguları mekanik bir işleyişin tanımlandığı gibi tanımlanıyor ve dolayısıyla; Karşılıklı bir çıkar ilişkisinin tek gerçek hayat anlayışı olduğu vurgulanıyor. Bu dünya görüşü mevcut sistemin de inanç felsefesini oluşturmakta ve bu dünya görüşüne kimi zaman Kemalizm, kimi zaman demokrasi ya da ilericilik denmektedir. Sistemi bütün yönüyle temsil etsin ya da kısmen temsil etsin, bütün iktidarlar bu dünya görüşünün dayatmalarına kayıtsız şartsız teslim olmuşlardır. Bu dayatma sistemin en genel projesidir. Özellikle kendisine entegre olmaya dönük değişimleri olumlu gelişme olarak görmüş ve en azından kendisiyle örtüşen veya paralellik arz eden noktalar üzerinde oyalamış ve oyalamaktadır.
Bu, sistemin en genel projesi ve taktiği olagelmiştir. Bu projeler sinsiliğiyle o kadar meşhurdur ki, çok köklü oluşumların bile bir anlık gafletini fırsat bilip; İktidar ve iktidar yanlısı olmayı, uzun vadeli hedefler adına atılan büyük adımlarmış gibi algılanmasına neden olur.
Türkiye islami söylem ve süreci, işte bu bağlamda İslam’ı İslamcılık, müslümanı da İslamcı olarak niteler duruma gelmiştir. Bu süreçte İslamcılık bir yönüyle batıyı ve batı normlarını içine sindirebilmenin yollarını zorlarken, iktidar nimetlerini cemaat ve ümmet adına kişiselleştirmenin ve sistemin izin verdiği kadar sahip olunan iktidarın da kutsanmasının yollarını meşrulaştırıyordu. Bu cepheden bakıldığında sistemle aynılaşan değerlerin, bir tarafından, ama özellikle bir tarafından islamiliğinin(!) fark edilmesi çok manidar değil tabi ki. Ne yazık ki böyle bir süreçte öyle bir gün gelir ki bir de bakmışız, batıdan daha liberal ve batıdan daha demokrat oluvermişiz. Bunu bugün kimse düşünmez ve asla kabul etmez. Fakat böyle giderse Allah nurunu üzerimizden alır ve aynen onlar gibi oluveririz. Müslüman muhalifliğimizi muhafaza edemediğimiz içindir ki bu gün İslamcılığımız da gelecekteki demokratikliğimizin nişanı gibi görünmektedir.
Elbette İslamcı hareket, İslamcı düşünce vesaire… Bu tür isimlendirmeler hangi İslam âliminin söylem ve görüşlerinde yer verdiği ve benimsediği tanımlamalardır diye bir tartışma ve telaş içine girmemeliyiz! Ancak! Bu gibi tartışmalar çok basit görünse bile, aslında köklü değişimlerin ve sapmaların sebepleri arasında olan gayr-i müslim isim ve nitelendirmelerinin de önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Dernek, parti, vakıf, lokal, kulüp ve daha ne çeşit resmi ve yarı resmi çatılar altında sisteme karşı muhalif kimliğimiz olan Müslümanlığımızı silikleştireceğiz… Her gün biraz daha eriyor, kayboluyor ve en acı olanı fert oluyoruz. Hatta daha da kötüsü iç içeyken bile olabildiğince fert oluyoruz. Kendimize karşı laikleşiyoruz. İstiklal marşı okunurken saygı duruşuna davet ediyor ve başörtüsüyle okula ve kurumlara ve hatta özel kurumlara girmelerine tahammül edilemeyen kızlarımızı yok sayan zihniyetin bu arzusunu haykırırken salladığı bayrağı sancağımız gibi sahipleniyoruz.
İslamcılık nedir…
İslamcı kimdir sorusu ne anlam ifade edecek.
Kime göre bir anlam çıkartılmalı.
Bu saatten sonra İslamcı olsa olsa muhafazakâr ve liberaldir.Batının her alanda kavramları özenle seçtiği bir bilgi iletişim çağında yaşıyoruz. Ve ne yazık ki, Türkiye İslamcılığı, Müslümanların ayakta durmaya çalıştığı kaypak zeminden başka bir şey değil artık. Neden? Çünkü artık Türkiye İslamcılığı, Müslümanların partizanlaşarak demokratik sürece entegre edildiği ve cuntanın ne zaman ne yapacağı belli olmaz endişeleriyle, üstelik halkın devlet baba hassasiyetinin de göz önünde bulundurulmasıyla birkaç koldan paralellik ve örtüşmelerin kime ne zararı olabilir ki(!?) düşüncesinin ayyuka çıktığı zemindir.
Zira Türkiye İslamcılığı, aidiyet ifadesinin siyasallaşmakla dindarlaşmak arasındaki keyfiyetin ilahi öze ve özgünlüğe sahip bir disipline dayalı olmayan mecralara kaymayı yeni şekilleniş ve oluş biçiminde görmektedir. İdeolojik bir yapılanmayı çağrıştırması bakımından batının önemle üzerinde durduğu bu meyanda ki tanımlamalar, Türkiye Müslümanlarının maddi olasılıklarla sınırlı bir proje içine çekilmesine neden olmuştur. Elbette bu, küfür sistemlerinin tarihin her döneminde güncelleştirdiği bir hile ve zorbalıktır. Diyeceğimiz tek şey şudur: Onlar kendi işlerini yapıyor… Ancak buna ters orantılı olarak kapitalist toplumlardaki gibi ayrışmayı ve ayrışmayı derinleştirmeyi kaçınılmaz kılan parayı ve lüks yaşamayı biz hayatımıza kafamızın hangi deliğinden soktuk? Yapay bir zemin üzerinde ve sadece var olma kompleksi adına politize olmaya elverişli bir tutum içine mi girmiş bulunuyoruz? Sosyal nizam gerçekleştiremeyecek kadar politik ve kopuk; kuşatıcı olamayacak kadar bireysel ve ne yazık ki sınıfsal. Sanki basit bir tezatlık var.
Nitekim Kuran kavramlarının unutulduğu ya da en iyi ihtimalle sadece temel kaynak eserlerde kaldığını düşünecek olursak, günümüz İslamcılığının Kuran’a ait bir kimlik olmadığını görebiliriz. Modern dünyanın gerisinde kaldığı endişesiyle köklü geleneklerinden utanan ve bu nedenle modern batı dünyasına yakınlaşmanın zaruretine inanan İslamcı aydınlar(!), en basit kavram kargaşalarında bile kendi dinamiklerinden yoksun hareket etmektedirler. Sürekli bir karşı tez üretme konumunda olduğuna inanan kimi aydınların yaptığı tek şey, hakkında köklü ve kesin bilgilere ve çok daha sağlam eserlere sahip olunan peygamberimizin hayatıyla ilgili yazmak olmuştur. Şimdiki genel hava ve gidişat ta sistemle örtüşen bir anlayışı dayatıyor.
İslam’ın ve Müslümanların birbirleriyle özdeşleşmesi kadar doğal bir şey olamaz elbette. Kuran nasıl ki İslam’ın son kitabı ve şu anki tek kaynağı olduğu gibi müslümanın ahlakı ve tanımı ise; Müslümanlar da İslam’ın hizmetkârı, muhafızları ve temsilcileridir. Bu konu Kuranın birçok yerinde açık ifadelerle dile getirilmiştir.
Hangi duruş ve davranış biçimi İslami ise şüphesiz o duruş ve davranış biçimi Kuran’ın ifadesiyle beşeri fikir ve hukuklardan beridir ve yücedir. Kuranın hiçbir ayetinde gerek iktidar olsun ve gerek bir tek fert olsun, Kuran’ın vaaz ettiği yaşam biçimini kabul etmeyen fikir ve kanunlarla aynı safta en azından aynı düzlemde olmasına müsaade ettiğine dair bir ifade yoktur. Bilakis onların dinine girilmediği sürece onları hoşnut etmenin mümkün olmayacağını hatırlatan açık ve net ifadeler vardır. Demokrasinin, demokratik tutumun, laikliğin ve benzeri dünya görüşü, kanun ve hukuklarının nereden geldiği konusuna ve kim olduklarına burada değinecek değilim.
Ancak çok açık olan bir husus vardır ki o da müslümanın kendini tanımlarken ve bu tanımı güncelleştirirken kullanacağı kavramlar Kuran’i olmalıdır. Bu konuda o denli hassas davranılmalıdır ki, kullanılan kavram ve tanımlamalar günün şartları dikkate alınarak seçilmeli ve illa Kuran’ın hedeflerine hizmet etmelidir. İslam düşmanlarının işini kolaylaştıracak ve Müslümanları düşmanlarına hizmet ettirecek duruma getirmemelidir.
Bu gün olan şey nedir?
Bu gün olan şey, Fransız devriminin teröre dönüştüğü gibi, Türkiye’deki İslami oluşumların da Fransız devrimine hizmet eden ön koşulların oluşmasındaki sürece benzer süreci şekillendirecek laik, statükocu, cuntacı anlayışların kutsallarını önceleyen değerlerin yükselmesinde alet olmaya doğru dönüşümleridir.
Bunca sözü, samimiyetlerinden şüphe etmediğim değişimi ön gören kardeşlerimin, gerekli gördükleri değişimde yerden göğe kadar şüphe ettiğim için söylüyorum.
Kendimi onlardan kopuk da addetmiyor, fakat böyle bir değişimin beni ve benim gibi düşünenleri kapsamayacağını söylüyorum.
Bu konuda yazmakta çok geç kalmış olabilirim; ehil de olmayabilirim. Kale alınmaya da bilirim; fakat Allah’ın beni kale alacağını umarak söylüyorum.
Ben ve tüm insanlık yanılabilir fakat şüphesiz Allah en doğrusunu bilendir
Kalpleri evirip çeviren Allah ım.
Kalblerimizi senden gayrısına çevirme.
11.02.2008