MÜMİNE YAZAR
Uzun zamandan beri düşünüyorum. Kalemi elime aldığım günden beri, hani bir parçası eksik kalınca tamamlanmayan maket oyuncakları vardır ya, kalemime ve kendime dürüst davranmak adına, realiteleri es geçmeden, kendimi ütopya tarzı pembe hülyaların içerisinde, çıkarmağa, karar vermiş bulunuyorum. Yaşadığımız dünya ve savunduğumuz dava ve her davada bir fedai! Acı olan ise, o fedailerin yaşadığı ızdırap yüklü dıramlar… Neydi suçları? Müslüman olmak ve sadece İslam kelimesini, nüfuz cüzdanlarında barındırmayıp, tebliğ maslahatı ile yola koyulmak…
Hakiki bir tebliğci olmak zor ve meşakkatli idi. Ama ağır mesuliyet içeren, büyük bir yürek gerektiren, her kavmin kahramanını, büyük imtihanlara sürükleyen bir görevdi.
Konunun hukuksal boyutunun dışında, toplum içerisinde yaşadıkları psikolojik savaş ve bu savaşın neticeleri… Bırakılan izler ve ortaya çıkan tablo. İşte şimdi alkış almayan kahramanlardan ve ödedikleri, hepimiz adına ağır bedellerden bahsetmek istiyorum.
Her toplumda hatta her soyda, muhakkak böyle kahramanları temaşa ederiz. Bazen kadın olur, mücahide lakabını alır, kimi zaman da erkek olur mücahit lakabını alır. Nene hatunlar, Metin Yükseller, Şehit Hamalar…
Ve onların izinden gidenler. Tıpkı onların sahabe-i güzinin izinde gittikleri gibi… Lakin, onların ardından olan, ölmeden bu savaşa kalemleri, beyinleri ile devam eden yiğitler. Ama her ne koşulda olursa olsun, bir devin düşüşü zordur. Çünkü bir dev arkasında, bir toplumu getirir, malum olan kahramanın düşüşü, bir toplumun yitirilmesidir.
“Kuvvetli mümin zayıf müminden daha evladır” Bir davetçi, beynini sağlam formatlamalıdır. Her düşüncesini, bir evladını korur gibi korumadığı müddetçe, böyle bir işin akdini imzalamasın. Çünkü bu akit, hiçbir sözleşmeye benzemez. Zamanında cesurca kendini ileri atmış, şuan antidepresan ilaçları ile yaşamlarını sürdüren, kalp kırmamak adına anjio olup hayatını inzivada geçiren, “kızım artık her şeyi unutmak istiyorum” diyen kahramanlar… Onlar birer mücahitler. Bir amcayı anımsarım hep, amca dediğime bakmayın, önemli bir vakfın kurucusu. O, mühim bir şahsiyettir. Bir gün arkadaşım ile yürüyüş yaparken” hadi gel amcayı ziyaret edelim, ayakkabı alacağım” dedi. Ve birlikte dükkânına gittik. Amca mesleği gereği, ayakkabı dikiyordu. Deri ayakkabıları ve çantaları meşhurdu… Dükkâna girdiğimde, yaşlı, sıradan bir amca ile karşılaşacağımı zannederken, büyük bir âlimin olduğunu, sohbetinden ve dükkânın döşemesinden anlamak mümkündü:
-Ahhh… diyerek sohbetine devam ediyordu. Ara ara iç çekişi gözümün önünden hiç geçmedi uzun bir süre. Kızım çok özledim dedi. Buğulu bir ses ile.
-Neyi amca?
-İnsanlara Allah ve resulünü anlatmayı dedi.
-Anlat amca bir engel mi var?
Amca idam suçu ile yargılanmış, bütün hakları elinden alınmıştı. Tabii bir o kadar da toplum tarafından ezilmişti. Yoksa hukuk sistemi toplumun yaptığı tahrifata nazaran daha hafif bile gelirdi. Üç beş kişiye tebliğ hakkını hukuk elinden alamazdı. Bizim insanlarımızın, bazı kesimlerinin her şeye müstahak olduğunu düşünüyorum. Fakat böyle cevherleri aralarında tenzih ediyorum. Tıpkı kurtların içindeki kuzulara benziyorlar. Müslümanın müslümana yaptığı zulmü, Hıristiyanlar yapmaz. Bu kadar da net söyleyebilirim. Müslüman olarak karşımızdaki insanların sağlığını bozacak kadar bir zeka ve potansiyele sahibiz.. Fakat bu rahmani zekâ olamazdı. Amca belliki kazanmıştı. Fakat kaybeden biz zavallılar idik. Ha bir de merak edersiniz belki, ne yapıyor diye. O saadeti yaşıyor, emekli artık. Asıl bedbaht olan, geride kalanlar. Hakkı ile omuzlanmamış bir dava ve gönülsüz hamallar. Kimisi yarı yolda bırakır kaçar, kimisi şehit olur. Ne zaman davası uğruna çile çekmiş insan hayatlarına şahit olsam, şu dizeler dökülüverir, tıpkı su damlası gibi;
Eyvah, eyvah sakaryam sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor,bu dava öksüz,bu dava büyük!...
*** *** *** ***
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal,
Hamallık ki, sonunda ne rütbe var nede mal,
Yalnız acı bir lokma zehirle pişmiş aştan,
Ve ayrılık anneden, vatandan, arkadaştan,
Sakarya şiirinden seçme dizeler…
“Eğer biz Kuran’ı bir dağın üzerine indirseydik, sen onu Allah korkusundan baş eğmiş, çatlamış olarak görürdün. Düşünsünler diye insanlara bu misali veriyoruz.” (HAŞR -21)
Sahi unutmuşuz değil mi? Kuran-ı Kerim insanlar üzerine indirilmişti. Çoğumuz, indirilen kutsal kitabın muhtevasını bile bilemeyiz. Salt cenaze zamanları akıllara gelir, büyük bir kitlenin. Ayrıca kendimiz okumadığımız gibi, okuyanlara ve manası üzerinde çalışanlara da mani oluruz..
-Sen bu kadar okuyorsun ya ne olacaksın?. Kaç lira maaş alacaksın? hacım.. hocam.. ha.ha.ha
-Ama Kuran-ı okumak ve hayata taşımak her müslümanın görevidir.
-Çok okuma kafayı yersin maazallah. Kızma evladım, ben cahilim bu kadarına aklım ermez.
-Madem cahilsiniz saygı değer büyüğüm, neden işime karışıyorsunuz.? Hem futbolcuların sahalarını, hatalarını iyi analiz ederken, sanatçıların hayatını yorumlarken, profesör oluyorsunuz. Dini yorumlama konusuna gelince cahil oluyorsunuz..
Ve… Kariyer yapmak, mevki sahibi olabilmek için başörtüsünü açan, sakalını kesen birçok Müslüman, şimdi nedamet içerisinde, iç huzura ulaşamamış, vicdan muhakemesi ile baş başa kalmış azınlık demek içimden geçer, ama çoğunluk.
Vahdet birliği ile ümmet bilincini taşıyarak, sabır azığı ile, aza kanaat ve hep birlikte:
Ellerimden tutulup, zincir vurulsa, dizlerim bu yolda koşup yorulsa,
Döner misin?diye şayet sorulsa,dönersem alçağım!...Allah yolunda