Hikmet Kızıl
Kimsenin umurunda olmayan bir sessizlikle ölüm kaçıyordu gözlerine. Telleri koparılmış bir bağlama sessizliğinde bir sessizlikle susuyordu... Susarak düşünüyordu, düşünerek susuyordu...
Suskunun çeşitli sebepleri olurdu: yanılgı... suçluluk... pişmanlık...
Hiçbiri değildi bu suskunluk.
Enlemine boylamına bir suskunluk haritası çizmek zamanı gelseydi bunu çizecek bir sanatkar bulmak güçleşecekti. /tarih kıyadet edecekti./
Sartre’nin bulantısına denk bir bulantıyla öğürmek istiyordu içindeki çelişkileri./ tarih şehadet edecekti./
Belleğini silip yeniden kurmak isteyişi sebepsiz değildi, içindeki sıkıntıya anksiyete demek hata olurdu. /vakanivüs not düşmeliydi./
Duvardaki saatin tik tak ‘arı duyuluyordu.
Kavisli zamanlardan geçecekti, göğsü yarılıp inşirah bulacaktı, bulantıları geçecek, özlediği zamanları tekrar soluyacaktı, ama gözlerindeki ölüm, karanlık bir sokakta bedenini saran bir ürperti gibi büyüyordu.
İnancını yitirmeden her sabah güneşe açtı gözlerini, sonbaharlar büyüttü parmaklarında, susku büyüttü sözlerinde bile..
Ay her gece batarken uyuyor, kendini geceye bir figür olarak koyuyordu, gece büyüyordu.
Şehrin saçlarını eksterm uçlarında taradı durmadan. İçindeki kent ölüsünü bulantılarla kurarken kelimeler biledi yaşama dair.
“ey insanlar”! dedi bir gün, “ey insanlar!”
/kent kayıp gidiyordu avuçlarından../
“ey insanlar”!
“ kimlikleriniz
sesiniz
her şey ama her şeyinizle
koskoca hiçliksiniz..!”
Sustu...şehrin ışıklarına aldanmadan haykırdı sonra:
“ sesimiz suskunluğumuzdan başka
yanan hiçliklerden öte...”
Odalar dolusu kanadı dudakları, kimliğini yitirmiş başka bir ses aradı. Ömrünü en ücra köşelere sıkıştırmıştı. Yedi coğrafyası çürümüş bir mozaikte suskunluğunu berkitmişti sadece...
Belki de esas olan suskunluktu... suskuyla her şey daha güzeldi. Bir gazelhandan türküler duysa ne olurdu, bir dervişten hikmetler dinlese ... ya susku...?
Üşüyen yerlerini geceyle sardı, bir şair duyarlılığıyla kavgaya tutuştu karanlıklarla, hesaplaştı. Hiçbir kalem eline uymadığından tek satır bile düşüremedi kağıtlara...
Not düşüldü: Şair... doğum:?..../ ölüm:...? hayatı hakkında bilgi yok ( bkz. Yitik şairler tezkiresi...)
Yağmurlar yağdığında hatırlandı sadece şehrin mahzun kara çocuklarınca...
Ve sesler vardı sessizliği dokunan.. Akşamlar eriyordu, kelimeler çarpıyordu duvarlara, kanatsız cümleleri vardı maverada uçuşan...
Yalnız bırakılan bir yıldız gibi sustu, ezberlediği tenhadan ve sözlerden geçti... Erbain yazıldı...
Külün ateşten yana tavrı değişmişti, yanan ile yakılan, yakılan ile yanan birleşmişti ve değişmişti yanan iki kalbin yerleri...
Yerli yerinde kalan susmanın bereketi, ateşle kadirşinas bir ünsiyet peyda etmişti. Şuara seçkin cümlelerle tahkiye ediyordu onulmaz bir acının şeceresini.
Tarih: yok...
Şatt-ül arap sokulup Dicleye çağlayarak aktı, umman durmadan kirlendi, kargaşanın boşluğuna düşen insanlık gölgelere aldandı. Dicle gizledi gözlerini, Fırat kırıldı içinden. Safir duygular yürüdü nehirlerden.
Şair yine not düşmedi..
“iyi ama kim yazacak bunu
tarih okuma yazma bilmiyor ki
üstelik aradığınız zamana ulaşılmıyor...”
Dipnot: Şair bilge suskunluğuyla ücra bir mezarlıkta yaşıyor ve kimse yazsın istemiyor hikayesini. Ben tahkiyenin yalancısıyım....