Abdurrahman ÇİÇEK
Zamanın bir tayfası olup da çıkmak vardır dünyanın üstüne ve tüm yelkenleri açmak…
Geçmiş zaman odur ki bizi de içine almıştır. Hem de bağrında yanık çöllerden, kaf dağından, gümrah ırmaklardan, simyasıyla bir metropolden devşirdiği şarkılarla son gün batımına doğru içimize usulca anılar bırakır. Kalbimizde pek tanımlanamayan bir haz, başımızda pembe bulutların gezindiğini hissettiğimiz hafif bir sarhoşluk… Gözlerimiz öyle içten, öyle derindir. Bırakırız kendimizi öyle. Öyle fütursuzca geziniriz geçmiş zamanda, anılarla.
İlk aklımıza gelen bir çocukluk anısıdır. Çünkü ilkin çocuk olmuşuzdur. Nedense hep kesik, kesik hatırlarız o günleri ve hep ‘büyüyünce unutursun’ denilen anıları, özellikle hatırlarız. Sonra gençlik günleri; ilk sivilceler, ilk sevgili, ilk gurbet, ilk başarılar, ilk hayal kırıklığı… Hep ilkleri hatırlarız bu dönemde. Çünkü sadece ilklerimiz vardır. Sonra düğünümüz olmuştur, peşi sıra çocuklarımız, fakirliğimiz, zenginliğimiz, torunlarımız… Ama hep güzel anıları hatırlamak isteriz, geçmiş zamandan içimizde iz bırakan. Bazen sevgilinin bir hoş bakışı, o küçük göz hareketi bizi bir ömür boyu bırakmaz. Aslında sevgili de bakışıyla zamanda erimiştir bizim bu seçici hafızamız olmasa. Anılar bazen zihnimizi, bazen de gözlerimizi buğulandırır, kalbimizde bir burukluk, ‘neden!’diye isyan edip bağırmamak için kendimizi zor tutarız. Ağlamak isteriz. Bunu da beceremeyince alıp başımızı sağır duvarlara vurmak kalmıştır. İşte böyle tarifi zor, bir daha yaşanması zor anılarla yaşamak bir kahır yükü. Büyür de içimizde patlayacakmış gibi bir gün, kalır içimizde bir ur gibi. Aslında bir gözyaşının sıcaklığı içimizi serinletecek, bir nebze huzur getirecektir bize. Öyle teselli oluruz ve öyle dize gelir anılarla hayıflanmalar.
Zaman bazen bizi içine almadan geçmiştir yanı başımızdan. Biz neredeydik, ne ile meşguldük o zaman; bilemiyoruz. İçinde olmadan tükettiğimiz zaman, susuzluktan kavrulurken içmeden döktüğümüz su gibi, aziz ve kıymetli aslında. Ama kalbimiz değil, kendimiz olmadan tüketmiştik zamanı. O yüzden zaman akıp gidince bizi yalnız bırakmıştır kendimizle.
Birden, birdenbire nedenini anlayamadığımız bir şekilde duygusallaşır, gözlerimiz kırılır, hassasiyetle durgunlaşırız. Anılar sarmıştır bizi. Kâh kaybettiğimiz bir dostumuzun ölümünü hatırlar, kahroluruz. Kâh yaptığımız bir hata için hayıflanırız. Ama artık vakti geçmiş, geçmişte bir anı olarak kalmıştır. Anılar, tekrar yaşanmayacak kadar zamanda erimiş, kimi içimizde bir ukde olarak kalmıştır.
Geçmiş zaman odur ki, gelecek için pusuladır.
Hatırlarız; gülmelerimiz, ağlamalarımız; iyi-kötü bir ömürdür bizim yaşadığımız. Geçen her anın o anda kalacağı, tekrarının asla olmayacağı bir ömür. Öyle yaşamalıyız ki en azından bir gün aniden içimize düşünce bir anı, onu alıp kalbimize tebessümlerle konuk edelim.
Geçmiş zaman odur ki, yaşanmamış bin hatıra.
Zaman bizi de içine almadıkça bizim için kocaman, fütursuz bir boşluk, bir kopukluktur yaşamdan. Bizi içine aldıkça anılarımızı süsleyen hoş bir dosttur.