Bilal ATIŞ
Tarih, geçmişe ait olup bitenlerden ders çıkarmak, ibret almak için değil de; hikâye diye okunursa, elbette ki, asıl beklenen faydayı vermeyecektir. Ve tarihin bize verdiği bilgiler bir ışık hükmündedir. Bu ışıktan gözleri rahatsız olanlar belki gözlerini kapayabilir, ama o ışığın ilerlemesi, geleceğin içine doğru nüfuz etmesi, göz kapamakla önlenemez.
Hadiselerin içinde yaşamak, onları bütünüyle kavramak için yeterli olmayabilir, çok kere. Ormanın içinde olanların ağaçların, dal ve yaprakların ötesindeki âlemi bütünüyle algılaması, ormana dışardan bakanların içerde neler olduğunu anlamalarından daha güçlü olmayabilir.
İslam dünyasına mensup ülkelerin büyük çoğunluğu, zulüm, iktisadi ve ticari hegemonya ve saldırganlık yoluyla dünyaya en az yetmiş yıldır nizam veren Amerikan emperyalizmine yanaşma olmayı onurlu bir duruşa tercih ettiler. Müslüman Türkî devletler ise bağımsızlıklarına kavuştukları 1990 ların başlarından bu yana Rusya’nın arka bahçesi olmayı bir kader gibi benimsediler. Irak Amerika öncülüğündeki bir birliktelik tarafından 2003 senesinde işgal edildiğinde Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir gurup Müslüman ülke işgalcilere ya topraklarını ya da hava sahalarını açtılar. Bu işbirlikçi devletlere ve işgal güçlerine sekiz yıllık harbe rağmen onay vermeyen İran işgalin ardından da eski düşmanlığı bir kenara bırakıp Iraklının yanında olduğunu göstermişti.
Hemen yakınımızda, kadim dostumuz İran’da sokaklar çalkalanıyor ya da çalkalandırılıyor. İran’a sevgisi olan, kendini İran’a duygusal bağlarla bağlı hisseden birisi olarak ne kadar tarafsız olabilirim bu tartışılır bir konu. Ama 1979 öncesi İran sokaklarını hatırlatan manzaraları, 1980 öncesi İstanbul ya da Ankara sokaklarını hatırlatan manzaraları 2010 yılında müşahede etmek üzücü oluyor. Üzülüyorum çünkü İran İslam İnkılâbı’nın sorunsuz olduğunu düşünüyordum. Üzülüyorum, laik bir devletin vatandaşı olarak hemen yakınımda vaki İslâm devletine özenti ile gıpta ile bakıyorum. İran’ın iç dinamiklerini bilmediğim için, Fars diline vakıf olup İran’ı içeriden tanıyamadığım için gelişmeler karşısında üzüntü duyuyorum.
Benim gibi İran dışında yaşayan birçok Müslüman İran hakkındaki bilgilerimizi İran kökenli Türkçe kaynaklardan aldık. İran’ın resmi internet sitelerinin Türkçe sahifelerinden edindik malumatlarımızı. Ve bu sahifeler bizlere güçlü, mücadeleci bir İran tablosu çizdi. Ben yine de İran’ın dimdik yerinde olduğuna inanıyorum. Ama mesele İslâm olunca, mesele İran ve Velayeti Fakih meselesi olunca tarafsızlığımı muhafaza edemiyorum. Basında, İran dışında yaşayan İranlıların yazıp çizdiklerinde, internet ortamında pervasızca dolaşan videolarda temaşa ettiğim görüntülerde olanları konduramıyorum, bir hata var demekten kendimi alamıyorum.
Ne kadar düşünsem de içinden çıkamadığım bir şeylerin varlığını seziyorum. Sayın Sibel Eraslan bir yazısında olaylara dair ipuçlarını önümüze seriyor aslında. “İran genç nüfusun yoğun olduğu bir ülke. Devrim zamanı doğanlar bugün 30 yaşındalar. Devrim sonrası ülkesini terk etmiş İranlı nüfus dünyada ciddi bir yekûn tutuyor. Artık Fars diasporası diye adlandırabileceğimiz kalabalık bir “anti devrim” lobisiyle yüz yüzeyiz. Sadece Kanada’dan siyasi sığınma hakkı almış İranlı doktorların sayısının 100 bin civarında olduğu söyleniyor.” (Vakit, 19.11.09)
Ben ve benim düşünce yapımdaki, İran İslam Cumhuriyeti’ne duygusal bakanlar ve İnkılâbın verdiği rüzgârla İran’a doğru savrulanlar, sisteme karşı duranlara öfkelenmesek de onları en azından cahillikle batının oyununa gelmekle itham etmekten geri kalamıyoruz. Bizler tarafsızlığımızı tam olarak sağlayamıyoruz ama İran hakkında bambaşka bir söyleve sahip olan devrim karşıtları, hükümet karşıtları insanların da tam bir tarafsızlıkla İran’ın meselelerine yaklaşabildiklerine kanaat getiremiyorum.
İrancı Olmak
Bir yafta gibi insanların boynuna asarlar bu sözleri; Refahçı, İrancı, Ülkücü vs. benzerlerinin arkası gelir elbet. Bir ülküye bir görüşe yürekten bağlı iseniz karşıt taraf hemen yaftalayacaktır sizi. Bu arada biz de onlardan aşağı değilizdir: devrimci, komünist, liboş ve benzeri etiketler de bizim dağarcığımızda hazırda beklemektedir. Oysa bize düşen yani aydın denilen, münevver denilen düşünceye saygılı denilen ya da öyle görünen insanlara düşen diğergam olmaktır, ayrıştırmadan kucaklamaktır karşındakini.
İran bizler için ne bir coğrafi sınırlar içerisinde var olan bir devletin adıdır. Ne de komşu bir milletin adıdır. Bizim gönlümüzde filizlenen ve zamanla da kökleşen İran sevgisinin sebebi sadece İslâm’dır. İslâm İnkılâbıdır. İran’ı bizim nazarımızda değerli kılan, halk tabiriyle bizleri İrancı yapan “İslâm” dininin devletleşmiş kimliğidir. Muhammedî ve Hüseynî damarlarla beslenen bir İslâm Cumhuriyeti’nin varlığıdır.
İnkılâba vücut verenler; Ayetullah Humeyni, Ayetullah Mutaharri, Ali Şeriati, Allame Tabatabai ve sekiz sene kan ve gözyaşı akıtan İran-Irak harbinde şehit olan sayısız Müslüman insanın hatıraları ve fikirleri dünya üzerinde birçok Müslümanın gönüllerinin İran’a bağlanmasına vesile oldu. İslâmi bir toplumsal yapının dayandığı iki temelden biri adaleti yerleşik kılmak, diğeri de zulmün temellerini yıkmaktır. Zulüm ve azgınlık insanın pratik hayatında ortaya çıkan en belirgin münkerlerin başında gelir. İran’ın ileri gelenlerinin ve İslâm Cumhuriyeti’nin hukuki dayanaklarının nerede bir Müslüman zulme uğramış ise onunla dayanışma içine girmesi, İran’ın modern Batı emperyalizmine karşı dik duruşundan taviz vermemesi, ülkesi hudutlarında zulme sebebiyet olanları gözünün yaşına bakmadan infaz etmesi milyonların İrancı olmasına yetmişti.
Ortadoğu coğrafyasında güçlü bir İran istemeyenler, bölgede doğu ve batı arasıda dengeleri tesis eden güçlü bir Türkiye hayali kuran politikacılar, yazarlar, çizerler İran’a hep soğuk baktılar ve fırsat buldukça da İran’ı Şii kimliğini önceleyerek karalamaya çalıştılar. İran’ı devrim ihraç etmekle yaftaladılar, insanları İrancı olmakla karaladılar. Son gelişmelerden de kaygı duyduklarını dile getirseler de içten içe sevindiler.
Merkez sağ çizgide politika yapan bir siyasetçimiz kendisiyle olayları değerlendiren bir görüşmemizde verdiği ifadelerle içten içe sevindiğini hissettiriyordu. İran’ın zamanın ruhunu yakalayamadığını, hala 1979 söylemleriyle baskıcı bir devlet portesi çizdiğini ifade eden sayın siyasetçimiz görüşlerini şöyle ifade etmişti;
“İran ve Türkiye kadim iki müttefik ve rakiptir. Bu rekabet devamlı Türkiye’nin bölgedeki gücünü frenleme yönünde olmuştur. İran zamanın ruhunu yakalayarak İslâm İnkılâbının değerleriyle harmanlamak ve 21. asra uygun gelişmeler sergilemek zorundadır. Halkının isteklerine kulak veren ve halkıyla beraber kalkınan bir İran var oldukça sorunları aşacaklardır. İran kendisini toparlamadan Türkiye zamanın ruhuna adapte olmalı, ayağımıza dolanan sorunları bertaraf edip bölgede güçlü ve etkin bir ülke konumuna gelmelidir. Bölge hâkimiyetini İran’a kaptırmamalıdır.”
Siyasetçimiz ifadelerinde kendince haklı olabilir ama Türkiye’nin geleceğini ve bölgedeki gücünü laik ve batı değerleriyle harmanlanmış bir değerler silsilesinde görmektedir. Bu düşünce de İran’ı ülkemiz için bir dosttan ziyade bir rakip mevkiine getirmektedir.
“İran Devrimi ancak 30 yıl sürebildi. 72 yıl süren Bolşevik Devrimine göre çok kısa bir süre. Gözlemciler bu yıl içinde rejime başkaldırının tırmanacağını öngörüyor. Rejim ya giderek zora, baskıya başvurarak ömrünü uzatmaya çalışacak ya da feraset gösterip halkın iradesine teslim olacak…
…Nitekim İran’da gerçek iktidar Devlet Başkanı Ahmedinejad’da değil, Hamaney’de ve onun atadığı kurullarda. Devrim Muhafızları da bu rejimin fiili dayanağını oluşturuyor. Bugün muhalefet Hamaney’in acımasızlığını İran Şahı ile karşılaştırıyor. Muhalefet ise baskıcı bu rejime karşı özgürlük talep ediyor.
İran’daki muhtemel gelişmeleri öngörebilmek için rejimin İslâmi niteliğini irdelemenin hiçbir anlamı yok. İran’da baskıcı bir totaliter yönetim var…” 4 Ocak 2010 tarihli Zaman gazetesindeki yazısında benzeri ifadelerde bulunuyor Sayın Mümtaz’er Türköne.
Her iki ifadeden de İran’ın hali hazırdaki karışık durumundan bir memnuniyet hissediliyor. Herkes kendi iç dünyasında biriken doğruların ışığında ilerliyor, temennilerde bulunuyor. İran’ın sağlam bir yapıda güçlü ve dirayetli bir rejime sahip olarak bölge insanına umut ışığı olmasını temenni edenler de İrancı oluyorlar haliyle.
İran Karşıtları
Yeşil flamalarla, Musavi’nin posterleriyle Tahran sokaklarını karmaşaya gark edenlerin yalnız İran’da yaşayanlar olduğu düşünülmesin. İstanbul da sayısını bilemeyeceğim devrim karşıtı İranlıya ev sahipliği etmekte. İnternet ortamında, muhtelif mekânlarda karşılaştığım en fazla 30 yaşlarında olan genç İranlılar ülkelerindeki karışıklıkları tedirginlik ve ümit ile izliyorlar. Bu gösterilerin ardından sistemin çökeceğini ve yeniden Batı yanlısı laik bir İran’ın kurulacağını ümit ediyorlar.
Bizler ne kadar da mevcut sisteme tarafsak bu insanlarda taraflar. İçlerinde bir öfke fırtınası var. Rehber’e karşı Devlet Başkanı’na karşı tarifsiz bir nefretleri var. İnternet ortamında gezinen, İran sokaklarını anlatan sayısız videoların yorumlarında bunu net olarak görebiliyorsunuz. Bu insanlardan birisiyle yaptığınız yazışmalarda devrim karşıtlıkları hemen göze batıyor. Bizim olayları bilemeyeceğimizi, İran’da yaşamadığımızı söyleyerek kendi davalarına destek zemini sağlıyorlar.
“Olayların asıl sorumlusu baskıcı yönetim ve katil Hamaney ve onun zorba generalleri. İran’da yaşamadığınız için değerlendirmelerinize katılmak mümkün değil.” Benzeri ifadeleri birçok İranlı’dan okuyabiliyorsunuz. Yaşları itibariyle devrimden genç olan bu insanlar İranlıların Şah zamanı maruz kaldıkları maddi ve manevi sıkıntıları elbet bilmiyorlar. Belki 30 sene evvel tahran sokaklarında “Şah’a Ölüm” sloganları atan İranlıların evlatları şimdi Batı’nın kışkırtmasıyla devrimin aleyhine sloganlar atmaktalar.
11 Eylülden sonra ABD yönetiminin Müslümanları tehlike ve tehdit olarak gösterirken söylediği; “bunlar bizim yaşam tarzımıza karşılar” sözü ile Firavun ve çevresinin “bunlar sizin dininizi değiştirmek istiyor” tarzındaki sözleri arasındaki paralelliğe dikkat edilmelidir. Firavun’un Musa ve kardeşini “fesat çıkarmakla” itham etmesi ile amerikan yönetiminin, tüm İslâm coğrafyasını “terörist” olarak göstermeye kalkması da aynı anlama gelmektedir. Firavun ve çevresinin uykularını kaçıran korku ile Amerika ve takipçilerin uykularını kaçıran korku aynı kaynaklıdır.
Bugün İslâm dünyasının dik durmasını başaran evladının bünyesindeki kargaşalar, haklı sebeplere de dayansa Amerika ve takipçilerinin neşesini yeniden geri getirmeye yaramaktadır. İran sokaklarında çalkalanan muhalif sesin tamamen de haksız olduklarını, tamamen de Batı oyunlarına uyan gafiller olduklarını söylemek kolaycılık olacaktır.
İran bir İslâm devletidir. İslâm devleti olmak, vatandaşlarını zorla Müslümanlaştırmak ve Müslümanca yaşamak zorunda bırakmak demek değildir. İslâm devleti sokaktaki kadının başını zorla örtmez. Başını örtmeyen vatandaşına zulüm yapmaz. Ama İslâm devleti insanlarına öyle bir eğitim ve öğretim verir ki, insanlar neden başlarını örtmeleri gerektiğinin şuuruna varırlar. Aile bireyleri birbirine İslâmi emirleri telkin ederler. İslam devleti marufun yaşanabilmesine zemin hazırlarken münkerin olabildiğince ortadan kalkmasını sağlar. Vatandaşların münkere erişimini engeller. İslam devletinde polis evinde içkisini içene müdahale etmezken insanlar içkiye erişimde zorlanırlar, içki gibi her türlü münkerin alenileşmesi engellenir. İslâm devleti zinayla mücadele eder. Zinanın aleni, bizdeki gibi resmî, yapılmasının önündeki en büyük engeldir. Çünkü o batakhanelerde sermaye olan o milletin kadınıdır, o milletin namusudur pazarlanan. Nesli ve milletin onurunu korumak için zina ile en sert şekilde mücadele verilir. Ama şekilci değildir İslam devleti. Müslümanlığın kıstaslarını sakalda, sarıkta ya da çarşafta görmez. Tebaasına en insani yaşama şartlarını sunarken tebaasının yüreklerini de fetheder.
İran’ın sıkıntılarının başında da ekonomi gelmektedir. Enerji kaynaklarına sahip bir devlet ve sürekli artan petrol fiyatları sokaktaki İranlının hayatını ne derecede ferahlatmaktadır? İran ekonomisi her zamankinden daha önemli bir potansiyel sunmaktadır. Dünya çapında petrol fiyatlarının yüksek olması İran’ın tüm büyüme oranlarını yükseltmiştir. Ancak yüksek miktarda mali yardım, yaygın rüşvet olayları, oransız bir büyüklüğe sahip olan kamu sektörü ve petrol fiyatlarına bağımlılıktan kaynaklanan yapısal bozukluk İran ekonomisinin gücünü ciddi şekilde zayıflatmaktadır. Ülkenin ekonomik zorlukları, devrimden bu yana kişi başına geliri yaklaşık olarak üçte bir oranında düşen nüfusu için günlük sıkıntılara neden olmaktadır. Her yıl ortaya bir milyon yeni işsizin katılmasıyla İran’daki herhangi bir hükümetin karşılaşacağı en büyük zorluk istihdamı arttırmak için yeni imkânlar ortaya koymak olacaktır.
İran’daki siyasi çalkantıların en önemli nedenlerinden biri, beklentileri ve siyasete bakış açıları devrim sonrası şekillenmiş olan yeni bir neslin geliyor olmasıdır. Gençler nüfusun yüzde yetmişine yakındır ve yakın gelecekte ülkenin siyasi düzeninde söz sahibi olacak kişiler olarak yetiştirilmektedirler. Genel anlamda genç İranlılar tahsilli ve iyi eğitimlidirler, sosyal ve kültürel alanda geniş özgürlük tanınmasını ve siyasi katılımı desteklemektedirler. Gençlerin yaklaşık olarak üçte birinin işsiz olduğu düşünülürse, siyasi önceliklerin listesinde ekonomik çıkarların en önde yer alacağı anlaşılacaktır.
Sonuç
İran sokaklarında vuku bulan, dostları üzen düşmanları ümitlendiren, kargaşaların arkasında batılı güçlerin etkisi yoktur denemez. Ne var ki, olayların tüm yükünü de emperyalist güçlere yüklemek İran için kolaycılıktır. İran sokaktan gelen sesi iyi işitmeli ve zamanın ruhuna uygun olarak rotasını çizmelidir. Halkının dertlerine duyarsız kalan sistemlerin geleceği olmayacaktır. Oysa İslâm âleminin İran’a her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Batının zulmü karşısında dimdik duran bir İran Müslümanların umududur.
İran yavaş ama emin bir şekilde vatandaşlarının isteklerine, beklentilerine daha çok cevap veren ve uluslararası toplumda kendisine endişeyle değil saygı ve gıptayla bakılan, sadece Müslümanların değil zulme uğramış tüm milletlerin umudu olan bir ülke durumuna gelmelidir. Tüm komşularının ve kendi söylemleriyle telkin edilen klişelerin aksine, İran güçlü ancak gizli bir siyasi rekabetin, okur-yazar ve zamanın ruhunu kavramakta güçlük çekmeyen dinamik bir halkın memleketidir. Son siyasi çalkantılardan hükümet faydalı, olumlu sonuçlar çıkartmalı ve halkından kopuk olmayan ve de İran dışında yaşayan İranlıların da yüreklerini fethedecek, zamanın ruhuna adapte olan ve İslam İnkılâbının değerlerinden taviz vermeyen bir yönetim ortaya koymak zorundadır. İran İslâm Cumhuriyeti’nin başarıları tüm Müslümanların başarısıdır. İran’ın uğradığı en ufak malubiyet de yine tüm bir şer güçlerinin başarısı olacaktır.