Sümeyye DEMİR
Zarif Bir Adam: Cahit Zarifoğlu
Uzak mevsimler midir şehriyâr
yaşayamadıklarımız
Tutuklu günlerimiz mi
Halkımızın yüzyıllık öfkesini
boşaltan sokaklar
Artık ne insan yüzleri taşır omzunda
Ne sıcak bir gülümseme
Beni bulmaz artık postacı
Ne de dost dudağından bir selam
İçimde mısralarının çağıltısı
Yaşamı şiirlerinde hayat bulan, yüreğindekileri mısralara yansıtan, gün olup suskunluğunu, kızgınlığını, kırgınlığını satırlarıyla paylaşan, bir ‘garip’ adamdır o. Kimine göre “Anadan doğma şair”, kimine göre maceraperest, “serüvenlerinin kahramanı”, kimilerine göre ise tutkulu bir aşık. Fakat sadece kadına değil; hayata, tabiata, ailesine…
Bir yanıyla çocuklara sevdalı, bir yanıyla mazlumların acılı yüreğidir. Gönüllerde sadece bir edebiyatçı olarak taht kurmamış, aynı zamanda bir dava adamı olarak var olmuştur. Kalemi silahıdır, dostudur, sevdiği, yalnızlığında sarıldığı vazgeçilmezidir. Kalemiyle, bıkmadan, usanmadan, eleştirenlere aldırmadan ‘hakkı ve sabrı, mücadele ve azmi, ahlakı ve insanlığı işlemiştir mısralarında, nesirlerinde.’
Sessiz, duygulu, içine kapanık, fedakâr, hoşgörülü, güçlü ve inatçıdır kendi iç dünyasında. Karışıklık ve dağılmışlık arasında bir merkeze oturtmuştur kendini. Orada, bozulmaz disiplin ve titizlik içinde el sallar hayata. Belki de bu yüzden, sevenleri, sevdikleri ve dostları gönlünde ‘bir zarif adam, aşk tutkunu, çorak topraklarda bir su, İstanbul sokaklarında bir kaçak, Aristo, artist’tir. Beklide onu herkesten farklı kılan, yokluğunda, insanları tekrar kendisini anlamanın derdine düşüren, eserlerini yeniden keşfe çıkaran, böylesine ‘zor adam’ olmasıdır.
Sonrası bir şehir ve yine sen şehriyâr
Zulüm kaldığı yerden
Vurmaya başlarken yumruğunu toprağa
İçinde asyalı karanfiller ağlar
Toprağın yağmuru arar ve uykusuzluğun
İz bırakır ceylan gözlerde şehriyâr
Bir şehrin kederi senden sorulur.
Hayatına Kısa Bir Bakış
Abdurrahman Cahit Zarifoğlu, 1940 yılında Ankara da doğar. Annesi Maraş’ın “köklü ailelerinden” Evliyazâdelerin kızı Şerife hanımdır ve babası Niyazi Beyin üçüncü eşidir. Baba tarafı Kafkas göçmenlerindendir. Çocukluk ve öğrencilik dönemlerinde hep sessiz, içine kapanık, inadına konuşmaktan uzak duran, ama konuşanları zevkle dinleyen bir kişilik sergiler.
1972 yılında, İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir. Öğrencilik yıllarında ilkokullarda öğretmen vekilliği, özel şirketlerde tercümanlık çeşitli gazete ve haftalık dergilerde musahhih ve teknik sekreterlik, muhasebe yardımcılığı yapar.
Dilini geliştirmek üzere iki defa Almanya’ya gider. Bu sırada belli başlı Avrupa ülkeleri ve kültürleriyle tanışır. 1975’de Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nda mütercim olarak çalışmaya başlar. Bir grup arkadaşıyla “Mavera” dergisinin kuruluşunda ve yayınında görev alır. 1976 yılında, TRT Genel Müdür Mütercim Sekreteri görevine atanır. Aynı kurumun değişik ünitelerinde raportör, araştırma görevlisi, uzman ve şef olarak çalışır. İstanbul Radyosu’nda denetçi olarak görevli iken 7 Haziran 1987’de vefat eder.
Cahit Zarifoğlu eserlerinde, Ahmet Sağlam, Vedat Can, Zarifoğlu, Abdurrahman Cem, ve Adem Yaşar müstearlarını da kullanır.
Eserleri
İşaret Çocukları/ Yedi Güzel Adam/ Gülücük/ Menziller/ Korku ve Yakarış/ Ağaç Okul- Şiir Kitapları
İns/ Serçekuş- Hikayeler
Ağaçkakanlar/ Katıraslan/ Yürek Dede ile Padişah/ Motorlu Kuş- Masallar
Yaşamak/ Günlükler
Savaş Ritimleri/ Roman
Bir Değirmendir Bu Dünya/ Denemeler
Sütçü İmam/ Tiyatro
Hayata Tutunurken
Doğduğu sırada, babası Ankara defterdarlığında memurdur ve aynı zamanda Hukuk okumaktadır. Silvan, Baykam, Siirt gibi illere düşer yolları. İlk, orta ve lise öğrenimini Siverek, Ankara, Kızılcahamam ve Maraş’ta tamamlar. Ve bu dönemde babasının yaptığı dördüncü evlilik, kara bir kabus ve bir öfke fırtınası gibi çöker yüreğine. Evde huzursuzluk yalnız bırakmaz aileyi. İşte bu huzursuzluk, iyice içine kapanmasına neden olurken, babaya karşı kötü duyguların beslenmesine de kapı aralar.
1955 yılında Maraş lisesine kaydını yaptırdığında, ‘Yedi Güzel adam’ın da tohumları atılır toprağa. Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Alâeddin Özdenören, Rasim Özdenören, Ali Kutlay, Hasan Seyithanoğlu veAkif İnan’la aynı sıraları ve sonrasında yaşamının belirli dönemlerini paylaşır. Mahalli gazetelerde kültür sanat sayfası hazırlaması da bu dönemde başlar. Ve bu dönem, aynı zamanda gençlik buhranlarının doruk noktaya çıktığı dönemdir.
Kendi yazdığı bir mektubunda, “Bugün ayın 30’u. Zehir kusuyorum. İnsanın kendi kendini masaya koyup yemesi mümkün olsa...” şeklinde sıkıntılı ruh halini dillendirir.
1961 yılında, Eşref Beyazıt ile birlikte çıkardıkları günlük siyasi gazete ‘İnkılap’, kendi kaleminden dökülen kelimeler eşliğinde ‘Bitti’ başlıklı son yazısıyla tarihe karışır.
BİTTİ
“Bu, İnkılâp'ın ilk ve son Fikir-Sanat eki. Zira İnkılâp 213. sayısı ile yayınına veda edip tarihe karışıyor. 1960 yılının 30 Ağustosunda çıkmaya başlamıştık. Bu şehir, bu dertler bizimdi. Kendi hesabınıza sorumluluk duyuyorduk, elimiz kalem tutuyordu. Boş duramazdık. Hiç denecek kadar az olan imkânlarımıza aldırmadık. Kaleme şevkle heyecanla sarıldık.
İnkılâp'ın ilk sayısında, ilk yazım "İnkılâp Bir" başlığıyla çıkmıştı. O yazımda kapanacağını aklıma getirmiyor, "İnkılâp çıkış amaçlarını unutmadığı müddetçe burada yazağım" diyorum. İnkılâp çıkış amaçlarını hiçbir zaman unutmadı. Sahibi Mustafa Özer’di.
…
Mustafa gitti sonra. Ben ona "Sefalet Mustafa" derim, gitti. Memleketinde bir avuç bahçesini işlemeye başladı. Sağı solu, böğrü, adeleleri ağrıdı. Çoğu gün yorgunluktan gözüne uyku girmedi. Sonra terzilik yapmaya başladı. Ekmek için. Düşünen fikirlerle dalgalanan bir başın, bir ceket bitirip, bir pantolon tamamlayıp, ekmek için, binlerce iğne sokup çıkarması kumaşa.. Bir yandan, Fransızcadan tercümeler yapması. Yoksul… Düşünen başın kaderi bu Türkiye’de. Mecbur kalarak altı ay içinde yirmi üç gün çıkamayışımız, günlük vasfımızı kaybettirmiş.
…
Tam bu sırada yeni bir kararname çıktı. Ekmeğimize bal çaldı. Yani otomatikman kapanma hükmü giydik. Yani bittik. Çünkü suçluyduk. Çünkü topluma -bütün kalleşliğine rağmen- hizmete çalışmak suçtur ve yahut aptallık. Toplum teper. Kör ve sakat düzeni adam olmaz… Kötünün yanında iyiyi, faydasızın yanında faydalıyı... Teper. Gerçek ve ideal bir hareket yapar ama, kısa zamanda gerçeklerden kaçar, sıyrılır. Dedikodu, safsata ve hayalle uğraşır. Kuru kuru, faydasız öğünür. Yani as hüviyetine bürünür.
Değer takdir etmez, değer yaşatmaz. Bununla meselâ biz, "bir değerdik" mi demek istiyorum yani… Evet resmen bunu söylüyorum. Peki ne yapmalı şimdi; kader deyip günahın hepsini Tanrıya mı bırakmalı…
…
Bu şehirden kaçmak vaktidir artık.”
Ve kaçar Maraş’tan, İstanbul’a yöneltir rotasını. İşte artık, bir ‘seçkin’ olmaya doğru adım atacaktır Zarifoğlu.
İdeal Bir Düşünce
Seçkin bir kimse değilim,
İsmimin baş harfleri acz tutuyor,
Bağışlamanı dilerim.
“Hayattayken, bir takım edebiyat/şiir mahfillerinin eserlerine ‘soğuk’ durduğu; çoğu zaman şiirinin anlamsız/anlaşılmaz bulunup, kimi zaman ‘yok’ sayıldığı veya ‘görmezden’ gelindiği; dünya görüşü bakımından ait olduğu muhitlerin ise, aynı ‘dil’i paylaşmaktan uzak oluşları dolayısıyla, genellikle kendisine bir ‘yabancı’ gibi davrandığı (Haksızlık mı ediyorum?) bir şairdi Cahit Zarifoğlu. Hatta diyebilirim ki; O, Mavera`yı birlikte çıkardıkları arkadaş kümesi içinde de ‘yalnız’, ‘tek başına’ biriydi… Evet, kusur hepimizindi: Bu dünyada yaşarken sahip çıkamadık ona! Hem kendisine ve hem de verdiği eserlere.” (R. Özdenören)
Zarifoğlu, kendisine özgü şiiriyle tanındı. Onda, şairlik mizaç olarak belirir. Şiiri dıştan çok içe dönük bir anlatıma yönelir. İç ürpertileriyle, hayretle başlayan şiiri, metafizik ürpertiyle bilgeliğe ulaşır. Hikâye, roman ve günlük türünde yazdığı kitaplarında, şair duyarlığı egemendir. Çocuklar için yazdığı kitaplarda, fantezi ile olağanüstülük, gerçekler dünyası ile hayaller dünyası içsellik gösterir.
Dilini anlamayanlara, şiirlerindeki düzeni karmaşaya yorarak eleştirenlere, zor anlaşılır şiirler yazdığına dair söylemlere sessiz kalmayı tercih etmiştir. Ne söylese, ne anlatsa, yine de anlaşılamayacağı ve ayrıca, bu tür açıklamalarda bulunmanın, şairi önemsizleştireceği/hafifleteceği düşüncesindedir. Ancak ölümünden bir yıl kadar önce, Akif İnan’la yaptığı söyleşi de:
“Zor anlaşılırlıkla, zor şiirle gerçekten anlaşılmaz abuk sabuk, hatta anlamsız olsun diye zorlanmış şiirler farklı şeylerdir. Şiirin ayağı yere basmalı diyorum. Şimdilerde şairlere, yeni yeni şiire koyulanlara, anlaşılır olmalarını salık veririm. Şiirin sırrını, aynı zamanda anlaşılır olmanın içinde yakalamaya çalışsınlar. Keşke ben de en başta bunu yapabilseydim. (...) Bir Yunus Emre olmak isterdim” diyerek, kendisinin şiirlerinin ‘zor şiirler’ olduğunu itiraf ettiğini görüyoruz.
Her gerçek edebiyatçı ayrı bir dünyadır. Bizler, eserleri vasıtasıyla onları keşfetmeye çıkar, keşfettikçe, tanıdıkça, tattığımız lezzet ölçüsünde, şair veya yazarın kişiliğinin ayrıntılarını kavrar, ortak yanlarımızı bulur ve farkına vardığımız bu şahsiyetten ötürü kıvanç duyarız. Bize hitap etmeyen, anla/ya/madığımız eserler karşısında ise, keskin çizgilerimizi belirler, dışlama yolana gideriz. Aradaki iletişimsizliği ortadan kaldırmaya, yani şair veya yazarı anlamaya çalışmak yerine, özellikle de seviye farklılığı içeren okur guruplarının var olmasından kaynaklanıyor olsa gerek, kökten bir reddedişin içine düşeriz. Her dönemde bu tür şair ve yazarlar olmuştur ve Cahit Zarifoğlu da onlardan biridir. Kendisinin de dediği gibi o, anlaşılmaz değil, ‘zor şiir’ yazmaktadır.
Ancak bilindiği üzere sanat, teklifle, telkinle veya rica ila yapılacak bir iş değildir. Kişinin kendi ruh haliyle, kişisel tercihi ve özgürlüğüyle icra etmeye çalıştığı bir uğraştır. Kendini, düşüncelerini, kendi gözüyle gördüklerini yansıtmaya çalışır eserlerinde. Birde, dünyayı kendi gözlüklerinde görsünler isterler.
Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış.
Necip Fazıl’ın dediği gibi, eğer bir sanatçı, iradesinin yüce bir sanatçı tarafından biçimlendirildiğini düşünüyor ve inanıyorsa, o yönde yazmak için kendini sorumlu hissedecek ve eserlerini de bu yönden ele alacaktır, Zarifoğlu’nun yaptığı gibi. Onun bu mecradaki tercihi de, anlaşılmamasına bağlayanlar bulunmaktadır. Zaman ve eserlerindeki derinlik, yanıldıklarını göstermektedir aslında.
Rahmete açılan bir gökyüzüydü
Üstümüze yıldızlar serpen
Şefkatli bir anne gibiydi
Seni bağrına basan toprak
Mümin mütevekkil bir güzel adam için.
Onun amacı, seküler şiir iktidarları içinde şiirsel bir başarı kazanmak, bir kült, bir heykel olmak değil, Türk şiirinin rejenerasyonu için gayret etmekti. O:
“Bizlerden gelecekler vardır; hamurlarını biz yapıyoruz şu anda. Yıllardır ve yıllarca da. Eminim bizi küçümseyecek o gelecekler (...) Bizlerin, edebiyat tarihi yönünden, bir oluşumun öyküsü yönünden değeri olabilir (...) Bu yüzden bende, bu anlayış içinde olağandır denebilecek artistik kaprisler yoktur. Kendine pay çıkarma yoktur. İşimiz bizsiz olamaz; ama bizi, bireyliğimizi yutacak kadar iri. Bu yüzden kendi hâlinde bir işçiyimdir ben” şeklinde amacını ifade etmektedir.
Düşüncelerinin sadeliği, duygularının yoğunluğuyla harmanlanmış, yaşamı boyunca bir öğretmen edasıyla, ama asla çaktırmadan, çevresindekileri eğitmeyi ve etkilemeyi başarabilmiş bir ince insan olmuştur. Eşi bunu şöyle ifade etmektedir:
“Ben bembeyaz bir sayfaydım, Cahit bende şiir yazdı. Ben, bilmediğim pek çok şeyi ondan öğrendim. Sabırla öğretirdi.”
“Tepeleme bir şâir gibi yaşarım” diyen Zarifoğlu, yazmak ve yaşamak noktasında da farklı bir kişilik ve hayat tarzı içindedir. Şiirle iç içe olmasına, onunla dolu dolu yaşamasına karşın, diğer insanlarla, hayatla, tabiatla ilişkisi, çok farklı bir tutum sergilemiştir. Toplumun hemen her kesimiyle ilişki kurmuş, tabiata aşırı düşkün olmuştur. Her şey, en ince ayrıntısına kadar onun ilgi ve bilgi alanı içinde kendine yer bulmuştur. Özellikle de serüvenci bir ruh sahibi olmuştur.
Şiirsel Bir Yaşantı
Onu anlamak demek, şiirlerini anlamak demektir. Onu anlamak demek, günlük yaşamıyla, sevgileriyle, hissettikleriyle, korkularıyla ve düşünceleriyle onu tanımak ve sosyal yaşamdaki Zarifoğlu’nu, şiirlerinde okumak demektir.
Zarifoğlu, kendi insanlık durumunu, tüm insanlığın karşısına çıkarıp, kendinde olanı inancıyla harmanlayarak, bir yenilenme ve iyileştirme oluşturmayı hedeflemiştir. Bunu, kendi sesini, başka seslerle eşleştirerek yapmaya çalışır ve asla denklik beklemez. Yüklendiği sorumluluğun (şiirin iyileştirilmesi, toplumsal hayatın düzenlenmesi, inancın gereklerinin hatırlatılması) yükünce, kendini ön plana çıkarmadan, kendine acımadan, vazifenin yapılmasını savunur.
Ne düşünürse düşünsün, ne yaparsa yapsın, zihni hep en mükemmelini yapmaya odaklanmıştır. Onun şiir sanatı, İslam sanatına derinden bağlıdır. Bundan dolayıdır ki, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibilerinin çalışmalarına, şiirsel algıdan çok, ruhsal bir algıyla bağlanmıştır. Zarifoğlu, aklının imgelemine uzanan kollarını çok geç kavramış ender şairlerdendir. “Onun tüm şiir-Yaşamak serüveninde, iradî olanla olmayanın kaynaştığı, teslim olma seçiminde kendini önce belli eden, sonra da örten ‘şöyle garip bencileyin’ kavrayışı hâkimdir.”
Zarifoğlu şiirleri için; ona kendini anımsatanın dışa vurulması denilebilir. Şairin, renk olarak kullandıkları sözcüklerdir; uzattığı kollarla imgeleri kavrayan şairin kendisi ise şiirdir. Cümlelerdeki şiddet, dilinin sivriliğinden değil, sözcüğe sarılan şairin, hiçbir düşünceyi ayak bağı etmeden, doğru sözcüğü bulmasından kaynaklanır.
Zarifoğlu, hemen her eserinde, İslami motifleri ve ‘ayak bağlarım’ dediği sorumluluklarına dirsek temasında bulunur. Kendiyle söyleşirken, topluma sorumluluklarını hatırlatmayı önemser.
“Kolay mı mükemmel Müslüman olmak! Allah’a ve peygambere inanırsın. Beş vakit namazını kılarsın. Evinin geçimi için helalinden kazanmaya çalışır ve diyelim ki kazanırsın da. Ve ne yağlıya ne de sütlüye karışırsın ve düşünürsün ki, şeytan senden uzak, nefsin uyuz bir köpek gibi ayaklarının altında ve Allah’ın rahmetine senden daha layık kimse yok.
Keşke gafletin bu kadar masum olsaydı. Durumun bundan ibaret olsaydı, devlet idaresinden kentlerin tanzim planına kadar teşkilatlanmış olan batılın çarkları arasında, bir kum tanesi kadar bile hükmün olmadığını bilmemiş olsaydın. Siyasi bakımdan, süratle bilinçlenmek zorunda olduğunu henüz idrak etmemiş olsaydın ve bunu sana hiç kimse anlatmamış olsaydı, keşke Filipinler’de, Eritre’de, Filistin’de, Uganda’da, Suriye ve Afganistan’da, Allah’ın nizamını ayakta tutmak için kanlarını akıtan Müslümanların varlığı ve onların senin omzuna yüklediği sorumluluğu hiç duymamış olsaydın. Ve bunları sana hiç kimse duyurmamış olsaydı. O zaman, kim bilir belki o zaman, belki o şekilde düşünmekte belki mazur olurdun ve umulur ki kurtulurdun…
Tek bir milletiz, tek bir gövdeyiz de neden Afganistan’da, Filistin’de, Filipinler’de, ciğerimizi deştikleri halde acısını duymuyoruz, hiç düşündünüz mü? Kaç gece, koyun gibi gırtlaklarından kesilen çocuk ve kadınların fışkıran kanları yatağımıza ve soframıza kadar sıçradı?” (Bir Değirmendir Dünya)
Zarifoğlu'nun zekâ çağlayanı, onu hep masalın içine itmiştir. Serüvenden hoşlanması da bundan olsa gerektir. Adeta masalları gerçekleştirmek istemiştir hayatı boyunca. Şiirlerinde, hikâyelerinde ve masallarında hep yolculuk etmekte, inişli çıkışlı, hızlı ve heyecanlı serüvenler ve ruh halleri peşinde koşmaktadır. Bunu ise, “şiirimin teorik bilgisi yoktur. Kendimi onun akışına bırakırım” tarzında cümlelerle açıklamaktadır.
Hayatın ve ölümün, aşkın ve isyanın şiirini yazmıştır Zarifoğlu.İnsan ve insanî olan her şey girmiştir onun şiirlerine; hatalarıyla, günahlarıyla ve sevaplarıyla. Varlıkla yokluk, geçmişle bugün arasında çıkılan yolculuklar da vardır. Bu yolculuklar, metafizikle beşerî olan arasında sürekli bir gelgit hâlindedir onun şiirinde.
Zorlanırız çoğu zaman onun şiirini okurken, yorulur, ürperir ve acı çekeriz. Şiirindeki imgesel coşkunluk öylesine yoğunlaşır ki, bu yoğunluk karşısında söyleyecek bir şey bulamayız artık.
Zarifoğlu şiirinin bir diğer özelliği ise protest bir yapısının olmasıdır. Bunu yaparken yer yer trajik söylemlere dahi ulaşır. Bir kaçış değildir bu ona göre. Tam tersine, bizden olmayanı reddetmektir, ‘dışarıdan taşıma bir kültürün’ baskısından sıyrılma çabasıdır.
Aşka bakışı daha da yoğun ve şaşırtıcıdır Zarifoğlu'nun. O, salonlarda yaşanan günübirlik ve rüküş burjuva aşklarına pirim vermez asla. Bazen deli dolu ve isyankârdır onun aşk anlayışı:
Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara
Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara.
Saf bir sanatkâr kimliğine sahiptir. Türk şiirine, kendine özgü metafizik bir derinlik getirmiştir. Onun aşkı, bazen de metafizik yoğunluktadır:
Aşkla yapayalnız
Dım ben
Dört tabuta benzeyen odada.
Kavgayı sevmeyen bir mizaca sahiptir Zarifoğlu. Fakat bu özelliğinin aksine, “çok iyi bir güreşçidir. Çok ince teknikleri vardır. Şiir gibi güreş tutmaktadır.” (A. Özdenören)
Bekâ'dan sonraki cem makamına denk gelen teşbih sanatına yoğunlaşmıştır. Şair, acı çektiren değil acı çekendir. Şiirine kelimeleri boca etmez, anlattığını, şiirin muhataplarının gözüne sokarak, gül iken dikene çevirmez. Şiiri en estetik, en geniş, en artistik (N.Fazıl) sözlerle aktarır kağıda.
İsmimin baş harfleri acz tutuyor (Abdurrahman Cahit Zarifoğlu)
…
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
Modernizm, genel ve toplumsal düzeyde aydınlanma ilkelerini temel alan toplumsal projenin adıdır. Aydınlanma ise, inanca karşı bilgiyi, teolojiye karşı ise bilimi ön plana alan bir düşünce sistemidir. Pek çok kişi gibi, Zarifoğlu’da modernizmin yanlış yapılanma sonucu amacına ulaşamadığını, bundan dolayı da benimsenmediğini savunmuştur. Şiirlerinde ve yazılarında, bu durumdan duyduğu rahatsızlığını dile getirmiştir.
Petrol ya da banker sellerinde boğuluyorsun
Külçe külçe dolar ya da sefalet secden olacak yerde
O eski kadim iklim kim bilir nerde sürer
Perişan birkaç evde kim bilir veliler dilinde
Her şeye rağmen, onun hikaye ve günlüklerini okumak, şiirlerinin anlaşılmasında yol gösterici olacaktır. Çünkü oralarda Zarifoğlu’yla tanışmak, insani özelliklerini, duygularını, kaygılarını anlamak, şiirlerinde resmedilen Zarifoğlu’nu anlamamızı kolaylaştıracaktır. “Şiir, büyük zekaların rüyalarıdır.” (Montaigne) Bu rüyalara ortak olmak ise, ciddi çabalar gerektirir.
Aşkım bir hüzün bulutuna dönüşüp
Çöker dağının üstüne
Havf ve reca makamında
Dilimde
Dua metinleri aşk ayetleri
-İnna lillalıi ve inna ileyhi raciun-
Güzel hayatlar ve ölümler için.
Fıtrat.com-portre