Ahmet KAYA
Kendini bilen herkes için konuşmak ciddi bir iştir. Ciddi olan her iş zordur. Çünkü ciddi işlerde keyfiliğe yer yoktur.
Kimi konular var ki tabiatı itibariyle hassastırlar. Hassas olan bu konulara ilişkin konuşmak daha ciddi bir iştir.
Kendini bilmezlerin, sorumluluk taşımayanların bu türden hassas konularda konuşmaması, konuşmasından daha hayırlıdır.
Kendini bilenlerin, sorumluluk taşıyanların konuşurken konuşmalarına her zamankinden daha fazla özen göstermesi; konuşurken bir daha ölçüp sonra söz etmesi ise kendini bilmelerinin gerekliliklerindendir.
Gündemimize yaklaşık beş ay önce yoğun bir şekilde giren demokratik açılım ya da diğer adıyla “Kürt Açılımı” konusunda bugün için gelinen nokta, genetiği itibariyle hassas olan konuyu daha da hassas kılmış bulunuyor. Bu nedenle konuya ilişkin sorumluluk taşıyan herkesin ciddiyetini yeniden kuşanması gerekmektedir.
Kürt meselesi tarihi kökleri olan, süreç içerisinde çok evrelerden geçen bir meseledir. Tarihsel geçmişi olan ve zamanla yeni boyutlar kazanarak güncel sorunlarla da yoğrulup gelen bu sorun, Türkiye’nin yakın tarihinde çözülmesi en acil olan sorun olarak hep vardı ve var olmaya da devam etmektedir.
Çözümü için cumhuriyet tarihi içinde atılan en ciddi adım bugünlerde sıkça tartışılan adına Kürt açılımı denen yaşadığımız ve şahidi olduğumuz adımdır.
Atılan ve atılması tasarlanan adımların haddi zatında ne denli önemli ve ne derece derde deva adımlar olduğu konusu tartışılabilir olsa da atılması düşünülen ve dillendirilen adımların bugüne kadar atılmış; ifade edilmiş en iyi, en ciddi adımlar olduğu tartışılmazdır.
Türkiye gibi demokrasi standartları oldukça güdük bir ülkede, tabu olan ve devletin temel paradigmaları açısından en büyük tehlikelerden olan Kürt meselesi hakkında dillendirilmeye çalışılan, konuşulan ve tartışılan çözüm ve çözüm arayışlarını küçümsemek Türkiye Cumhuriyeti devletini ve kuruluşunun üzerinde bina edildiği paradigmaları tanımamak anlamına gelmektedir.
Konuşulması tabu olan bir mevzuyu ve ona ilişkin tabuları yıkarak konuşmaya açmak; alışılagelmiş ezberlerin dışında masaya yatırıp irdelemeye çalışmak bile, başlı başına mühim ve kayda değer bir çabadır. Bu yönüyle bu adımı önemsememek, küçümsemek, kayıtsız kalmak, hele dumura uğratmaya çalışmak en hafif ifadeyle basiretsizlik ve sorumsuzluktur. Bu, önemli olan birinci nokta olarak görülmelidir.
Yine tarihsel geçmişi itibariyle epeyce eski olan; sirayet ettiği coğrafyalar açısından oldukça geniş alanlara yayılan; etkilediği sosyal alanlar açısından da hayli çetrefilli olan bu meseleyi bugünden yarına kısa bir sürede çözmeyi beklemek safdillik olur.
Yıllarca sorun olduğu halde sorun olarak algılanmamakla daha da büyütülen bir sorunu, kısa bir sürede çözmeyi ummayı, aciz bir psikolojinin ürünü olarak görmek gerekir. Bu da dikkatlere sunulması gereken ikinci önemli husustur.
Yaşattığı derin acılar açısından ve binlerce cana mal olması yönünden bakıldığında meselenin çözümüne ilişkin atılacak adımları, canı yananları tahrik etmek suretiyle, sekteye uğratmaya çalışanların olacağını gözlerden uzak tutmak, bunu hesaba katmamak ya da görmezlikten gelmek ferasetsizlik veya hayalperestlik olur. Bu da kaydedilmesi gereken üçüncü önemli nokta olarak görülmelidir.
Gelinen aşamada süreci zorlaştıran etkenlere ilave birtakım zorluklar daha çıkmış bulunuyor. Bu da DTP’nin kapatılması, Tokat- Reşadiye’deki gerçekleşen ve PKK’nin üstlendiği elim olay ve gün geçtikçe yayılma eğilimi gösteren; sokaklarda cereyan eden vatandaşlar arası çatışmaya dönmesi planlanan ya da sorumsuz beyanatlar yüzünden oluşturulan psikolojinin yansıması olarak gelişen olaylardır.
DTP’nin kapatılmasının bu sürece denk düşmesi süreci zora sokan en önemli etkenlerdendir. Zira süreçle başlayan çözüm arayışının temelinde meseleyi siyasi kulvarda çözme isteğinin olduğu niyeti ile DTP’nin kapatılması ciddi bir çelişkidir. Niyetlerin ve eylemlerin çelişik olmasının sonucu olarak alıgılanan DTP’nin kapatılması konusunun en azından Kürt halkının DTP’nin tabanını oluşturan kesiminde sürece karşı bir güvensizlik meydana getirdiği muhakkaktır. Bunun yanında süreci başarısız kılmak isteyenlerin eline ciddi bir kozun verildiği gerçeği de alenen ortadadır.
DTP’nin kapatılmasında hükümetin vebali görmezlikten gelinemez. Zira siyasi partiler kanununda değişiklik yapılmamasının masumane ve makul bir gerekçesi olamaz. Hükümetin süreci başlatırken birtakım sıkıntıları yaşatacak konuların hukuki alt yapısını hazırlaması gerekli iken hazırlamamış olması, dersine iyi çalışmadığının ya da meselenin çözümünde etkili olabilecek denklemdeki bileşenleri hesaba katmadığının göstergesidir.
Ne olursa olsun bu durum hükümeti bu konuda sorumlu olmaktan, vebal altına girmiş olmaktan kurtaramaz.
Öte yandan A.Öcalan’ın kendisi için özel olarak yapılan ve taşıtıldığı yeni ceza evindeki odasının (eline metre alarak ölçmüş olacak ki) tam 17 cm kare küçük olduğunu tespit etmesi, odasının penceresinin yerinin odayı havalandırmaya yetmediğini ve bunun kasıtlı olarak kendisinin boğulmasını sağlamak için yapıldığını avukatları aracılığıyla kitlesine ulaştırıp hayat-memat meselesi yapması üzerine başlayan ve sokaklarda Molotof kokteylli eylemlere dönen gösterilerin ortaya çıkmasında da A.Öcalan’ın vebali ve sürekli ceza evi koşullarından şikayetçi olan hal-i pürmelalinin etkisi de unutulmamalıdır.
Bu noktada üzerinde durulması gereken bir konuya dikkatleri çekmek kaçınılmazdır. A. Öcalan bütün hayatı boyunca olduğu gibi sürecin konuşulmaya başlamasıyla birlikte değişik tutumlar içinde olmayı yineledi. Bir ara "çözün de bensiz olsun" derken sonraları bensiz çözebiliyorsanız çözün de göreyim demeye getirdi lafı. Aslında ilk zamanlardaki çözün de bensiz olsun tutumu, Öcalan’ı bilenler açısından oldukça yadsıyıcı olan ve kuşkuyla karşılanan bir tutumdu. Zira Öcalan’ın içinde olmaksızın bir çözüme onay vermesi onun ellisinden sonra değişiminin sonucu olmalıydı ve bu da haliyle çok düşük bir ihtimaldi. Ama sonradan bensiz çözemezsiniz demeye gelince; Öcalan’ın karakteri olan kendini her zaman ve zeminde dünyanın merkezinde görme durumu ortaya çıkınca daha önce şaşıranlar normale dönmeye başlamış oldular.
Kendini dünyanın merkezinde; adeta feleklerin çarkının dönüşünde kendini olmazsa olmaz gibi gören bir megalomanlık psikolojisi içinde olan, hastalıklı bir ruh haline sahip zatın örgütü ve tabanı şeyh-mürit ilişkisi benzeri bir bağlılıkla ona itaat edince onun hücresinin darlığı ya da penceresinin yeri, dünyayı yıkmaya yeterli neden olduğunun meşruiyetini sağlıyordu. Bu nedenle şehirlerde her önüne geleni yıkmak ve yakmak Reşadiye’de de asker öldürmek meşru olmaya yetiyordu. Çünkü Öcalan, tebaasının gözünde varlıklarının nedeni idi. Onun varlığı Kürt varlığına armağan değil, daha ötesi Kürt varlığına kaynak idi.
Şimdilerde kapatılan DTP’nin kalan milletvekillerinin nasıl bir tutum içinde olacağı en önemli konu olarak Türkiye’nin gündeminde durmaktadır. Sağduyu adına herkesin ortak talebi mecliste temsiliyetlerine devam etme yönünde iken bu sağduyunun kapatılmadan sonra hatırlanır olması da başka bir acaiplik içeren ve ancak Türkiye siyasi geleneğinde rastlanan traji-komik bir durumdur.
Bildik bileli rutin şekilde parti kapatan, parti kapatmayı neredeyse otomatiğe bağlayan Anayasa Mahkemesi’nin kararını açıklamasından sonra hep aynı terane dillendirilir. Parti kapatmak demokrasilerde ayıptır ve çözüm değildir diye… Ama ne var ki, ne parti kapatmayı rutine bağlayanlar değişti ne de bu kararları değerlendirenler!.. Ezber hale gelmiş ve sanki kasete yüklenilmişcesine aynı cümlelerle konuşanların konuşmaları, değişimi sağlamaya bir katkıda bulunmadı maalesef! Kimileri yaptıklarıyla diğerleri de söyledikleriyle istikrarlı bir rotada hem de yerinde sayarak durdu.
DTP’nin meclis çatısı altında faaliyetlerine devam etmesi en sağlıklı ve en makul yoldur elbette. Ama süreci işletmeye devam edeceğini söyleyen hükümetin ivedilikle siyasi partiler kanununu ve parti kapatmayı bu kadar kolaylayan yasaları değiştirip parti kapatmayı zorlaştırması gerekmektedir.
Yani süreci zora sokan yeni ve güncel gelişmeler bunlardır. Birincisi DTP’nin kapatılmasıdır. Diğeri de yaşanan, sokaklara taşan ve yayılan; gittikçe de vatandaşlar arasında başlayacağı yönünde endişe veren çatışmalar… Zaten kimi yerlerde silahların çekildiği, patlatıldığı ve öldürülmelerin gerçekleştiği durumu da göz önünde bulundurulursa endişelerin haklılığı da anlaşılıyor.
Süreci ve işleyişini zor kılan en önemli ve temel etkenler aslında bunlar değildir. Zira bu süreçte bunların yaşanması ve yaşatılması için ortamın proveke edilmesi hemen herkesin hesaplayabildiği konulardır. Ve bunlar mahiyeti itibariyle arızi ve geçici vakıalardır da!
Asıl zorluk kangrenleşen bu meselenin çözümünde rol alacak etkili sivil güçlerin azlığı, yetersizliği ve örgütsüzlüğüdür. Zaten bu yetersizlik ve örgütsüzlük olmamış olsa, sürecin bu kadar kolay proveke edilmesinin önüne geçilebilicek ve sürecin işleyişi daha kolaylaşacaktı.
Kürt halkının, PKK’nin ve onunla ilintili olarak kapatılan DTP’nin dışında sivil, örgütlü, güçlü, adil ve alternatif bir seçeneği bulunmamaktadır. PKK’nin ve dolayısıyla DTP'nin temsiliyetine rıza göstermeyen Kürt halkı, kendi içinden onları bölgede temsil edecek, taleplerine cevap verecek bir seçeneğe maalesef sahip değildir. Türkiye sathında da İslami bir temelde ümmet anlayışı çerçevesinde kuşatıcı olacak bir başka alternatife de maalesef sahip değildir.
Teorik olarak, potansiyel olarak ve küçük öbekler olarak bu temsiliyete selahatli seçeneklerin varlığı, kitlesel bir teveccühü cezb edecek durumdan yoksun ve uzak olduğu için böyle bir seçeneğin varlığının somut bir karşılığı bulunmamakta ve bu durum karşısında PKK ve bağlı çevreleri kendi isteklerini, koşullarını tüm Kürt halkının koşulları ve şartları olarak sunma pozisyonuna girmektedir.
Kürt halkının içinden bir örgütlü kesimin sürece farklı bir perspektif kazandırarak işlerlik kazandırması seçeneği olsaydı, PKK’nin şiddet temelli dilinin, süreci çözümsüzlüğe götürdüğü durumu karşında böyle bir kesimin rolü devreye girecek ve şiddet dilinin geri plana atılması mümkün olabilecekti.
PKK ve bağlı kuruluşları sahip oldukları geleneklerinden tevarüs edindikleri anlayışları gereği kendi dışındakileri umursamama, kendi dışındaki faaliyetlere tahammül göstermeme şeklindeki tutumları bölgede bir başka seçeneğin doğmasına en büyük engel teşkil etmektedir. Bu tutumlarının sonucu olarak bölgedeki şiddetin ve şiddete dayalı dilin gelişmesinde payları hatırı sayılır bir mertebededir.
Şiddet dilinin pirim yaptığı bir ortamda, gücü kaba kuvvet olarak algılamaya müsait farklı çevrelerin de olduğu bir coğrafyada şiddetin dışında bir başka dili geliştirmek isteyenler devre dışı bırakıldığında, halkın alternatifsiz bırakılacağı gerçeğini kavramak için on yılların geçmesinin dahi yetmeyeceğini ve yetmediğini müşahede etmek işin vehametinin sosu olmaktadır.
Şiddet ortamının faturasının ağırlığını bugün iliklerine kadar hissetmesi gereken Kürt halkı ve duyarlı Müslümanlar maalesef derin bir gafletin içinde sadece olup biteni seyretmektedirler. Öyle ki alternatif adres olma ihtimalini dillendirirken gösterdikleri adreslerin bu seyirci olma durumunun müsebbiblerinden olduklarını hiç hatırlamamaktadırlar.
Şiddet ortamında bütün kesimlerin kaybettiği beyinsel güçlerini yeniden kazanamamış olması, şiddetin yeniden yegane dil olarak tekrar sahneye çıkışının ayak seslerini duyuyor olmanın baş sebeplerindendir. Şiddet sarmalında beynini yitirmiş siyasi aktörlerin sürece selim bir akılla yaklaşım göstermesini beklemek ne denli gerçekleşebilir bir bekleyiştir? Yılların tecrübelerini, bin bir emekle yetişen nitelikli insan gücünü kaybeden siyasi çevrelerin zor dönemleri atlatmadaki hünerlerinin yeterli olacağını kim neye dayanarak söyleyebilir?
Bölgede nitelikli insan azlığının; yetersizliğinin yaşandığı bir gerçektir. Şiddet ortamında halkın üzerinde etkili olan medrese kurumlarının yitirilmesi, varlığını sürdüren medreselerin geleneksel yapılarının dışında belli bir zümre ya da çevrenin kontrolünde güdümlü olarak faaliyet sürdürmesinin sonucu olarak halk üzerindeki etkisini yitirmesi, daha önce var olan bağımsız kimliklerinin kaybolması sonucu halkla bağlarının kopmuş olması önemli bir boşluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha önce bütün eksiklerine rağmen kitle üzerinde kurduğu etkiyle bir çok konuda emniyet sübabı rolünü üstlenen medreselerin bugün o rollerini oynayamaz olmasının sonucu bölgede ciddi bir modernleşme ve dejenerasyon süreci yaşanmakta, hatta bu süreç gelişimini tamamlamış denecek kadar kök salmış bulunmaktadır.
Yine şiddet sürecinin bir menfi sonucu olarak gençlik eskiye nazaran siyasi kişilikler olmaktan uzaklaşmış; siyasi olan, bir fikir sahibi olanların da okumaktan, sorgulamaktan uzak bir şekilde sadece kurduğu siyasal bağla, bağlı olduğu örgütlülük içinde ve o çerçevede düşünen bağımlı bireyler olmaktadırlar.
Okullarda okuyanların ezici çoğunluğu bir meslek edinme zihniyetinde olarak okulu bitirip sadece bir iş sahibi olmayı hayal etmekte, idealleri olmayan bir nesil haline gelmiş bulunmaktadırlar. Halkına, inançlarına dair pek bir hesabının olmadığı bir neslin peydahlandığı gözlemlenmektedir.
Bu şartlar altında zor olan süreçleri işletmek, mevcut durumları iyiye doğru değiştirip dönüştürmek bir kat daha zor olmaktadır.
Sonuç olarak sürecin işlerliğini sürdürmesi, gelinen noktada hayati önem taşımaktadır. Sürecin durdurulması, sürecin işlerliğinden vazgeçilmesi telafisi ağır sonuçları doğuracak tehlikeyi barındırmaktadır. Hükümetin muhalefetten yansıyan çığırtkanlıklar karşısında soğukkanlılığını yitirmemesinin gerekliliği devamlı telkin edilmeli, bu yöndeki çabaları cesaretlendirilerek desteklenmelidir.
Süreçle birlikte devletin resmi söylemlerinin dışına çıkıp devlet açısından en hayati konulara cesurca yaklaşan, devletin bütün eksiklerini, kirliliklerini, zulüm ve baskılarını korkusuzca dillendiren bazı Türk aydınlarının ve gazetecilerinin gösterdiği cesareti Kürt aydınlarının da PKK ve çizgisindekilerin dogmalarına ilişkin sorgulama ve eleştiriler ile göstermeleri gerekmektedir.
80 yıldır kurduğu düzeni tartıştırmayan bir devlet ile 30 yıldır kendinin dışındakileri konuşturtmayan, konuşturmak istemeyen PKK hareketinin dayattığı statükoya karşı cesurca karşı duruşlarla bu sürecin sürdürülme şansı vardır. Aksi bir durumda süreç akamete uğrayacak şiddeti ve korkuyu esas alanlar, statükoyu hayat felsefesi edinmiş olanlar kazanacaktır.
Unutulmamalıdır ki kazananlar çoğu defa kazanmayı hakkettiği için kazanmıyor. Aksine çoğu defa kaybetmeyi daha çok hak edenlerin varlığından dolayı kazanıyorlar.
Bu defa kan üzerinden siyaset ve menfaat devşirenlerin kazanmaması ve kaybedenler olmayı hakketmediğimizi göstermemiz gerektiğinin bilincinde olmalıyız.
Buna göre konuşmalı, buna uygun davranmalı ve kuşanmalıyız.
Ve Kanel’lahu ala külli şey’in Qedira!
ahmetkaya@fitrat.com