Faruk MAĞAT
Bundan tam bir ay önce yeni yazımı yazmak üzere hazırlanıyordum ki annemden gelen bir telefon bütün planımı programımı alt-üst etti. Ne yazımı yazabildim ne de bahçeme ekmeyi düşündüğüm bezelye ve baklalarımı; hatta çileklerimi ekebildim. Üstelik eşim ve iki çocuğum da hasta olduğu halde ilk trene atlayıp Diyarbakır’a gitmek zorunda kaldım.
Omurilik bölgesinde bir tümör tespit edilen babam aceleyle Diyarbakır Tıp Fakültesi’ne kaldırılmıştı ve acilen ameliyat olması gerekiyordu. Son bir ayını sinire yapılan baskı sebebiyle belden aşağısını tamamen felçli olarak geçiren babam, iyi bir operasyon ve dostların dualarıyla şu anda iyi durumda; dualarını eksik etmeyenlerden Allah razı olsun.
Şahsıma özelmiş gibi görünen yukarıdaki cümleleri iki sebeple aktardım.
1-Fitrat.com okuyucularına özrümü beyan etmek için: Bu konuda ne kadar mahcup olduğumu anlatamam. Tam kendi kendime yaptığım telkinler ve kınamalar sonucunda şevke gelmiştim ki, bayramı da çok zorlu geçirmeme sebep olan babamın durumu ortaya çıktı. Allah’ıma şükür ki her şey yoluna girdi.
2-Paylaşmak istediğim düşüncelerim de Diyarbakır’la ilgili olduğu için: Üç-dört yıl evvel bir taziye için uğramış olmayı saymazsam, on beş yıldır gitmemiştim Diyarbakır’a. Eee Diyarbakır bu!.. Nasıl ki Türkiye’nin ekonomisini anlamak için İstanbul’a bakmak şarttır, özellikle son günlerin en popüler gündem maddesi olan ‘Demokratik Açılım’ ve PKK hususunu da Diyarbakır’a bakmadan anlamak imkânsızdır. Peşinen belirteyim bu bir eleştiri yazısı olacaktır; bölgemin insanına bölgeden birinin yaptığı bir eleştiri yazısı…
Trenimiz 15 Kasım günü Diyarbakır’a girerken yataklı vagon sorumlusu tek tek odaların kapısını çalarak bizleri trenin camlarına atılması kuvvetle muhtemel taşlar konusunda uyardı. Ne yalan söyleyeyim bu uyarıyı yapan memura ilk başta çok sinirlendim. Sözüm ona bu bölge insanı hakkında çok önyargılı konuşuyordu. Oysa daha bir-iki dakika geçmeden kimi ceviz kimi portakal büyüklüğünde taşların üzerimize doğru geldiğini irkilerek fark ettim. Nitekim koca bir pencere camının büyük bir gürültüyle kırılması fazla uzun sürmedi. Allah bilir ya diğer vagonlarda da buna benzer bir durum yaşanmıştır.
On iki- on sekiz yaşları arasında çocukların ellerindeki taşları fırlatması karşısında onları izleyen büyüklerinin (bir-iki istisna hariç) bu şiddet gösterisine sessiz kalması ise beni ve vagonda bulunan çoğu Diyarbakırlı yolcuları çileden çıkardı. Aslında o taşların kendi insanına atıldığının farkında bile değillerdi. Şimdiden belirteyim ki aynı olay bayram sonrası dönüşümde de yaşandı. Koca koca taşları fırlatanlara mı, onlara engel olmayan büyüklerine mi sinirlenmeliydim.
Tıp Fakültesi’nin babamın yattığı Beyin Cerrahi Kliniği’nde beş gün kaldıktan sonra, şeker ve tansiyon problemi de olan babamı Endokrinoloji kliniğine aldılar ve bayrama kadar orada kaldık. Bu uzun süre zarfında bazı gözlemlerim oldu:
Öncelikle hastanenin fiziki durumu tarif edilemez şekilde kötüydü; havalandırmasından tutun tuvaletlerine kadar aklınıza ne gelirse. Düşünün ki bir tıp fakültesi hastanesinin odasında su kesintisi için elinizdeki şişelere su depoluyorsunuz. Tuvaletler ise bir yol üstü umumi tuvaleti kadar bile temiz ve kullanışlı değillerdi.
İlk başta binanın bu fiziki durumuyla ilgili tespitimin sonradan yanlış olduğunu fark ettim, şöyle ki: Birçok kişide olabilecek bir refleksle devletin bölgeyi önemsemediği, halka ulaşan hizmetin standartlarının bu yüzden çok düşük seviyede olduğu şeklinde düşünmüştüm. Günler geçtikçe bu düşüncem değişti. Hastane çalışanlarının neredeyse tamamı doğal olarak Diyarbakırlıydı; buna hemşireler ve sağlık elemanları da dâhil. Öğretim görevlilerinin ve asistanların ise oldukça büyük bir bölümü bölge insanıydı. Binanın o kötü durumundan devlet sorumlu olamazdı; en azından suçu sadece devlete yükleyemezdik. Yönetici ve çalışanlar isteseler birçok iyileştirmeler yapabilirlerdi.
Birçok defalar bağrışmalar ve gürültüler duyarak odadan dışarı çıktığımda, hasta yakınları ile doktorlar arasında cereyan eden şiddetli tartışmalara şahit oldum. Hatta bir-iki tanesi şiddetle sonuçlanmak üzereyken son anda araya girenlerin vesilesiyle yatıştı. Bu tartışmaların çoğunluğu hasta yakınlarının (hastanın menfaati için mevcut olan) kurallara uymaması ve hastaneyi keyfine göre kullanma isteği yüzünden çıkıyordu.
Belli bir ziyaret saati olduğu halde odalar sürekli dolup dolup taşıyordu. Kapıdaki görevlileri ikna edip içeri girmek bazıları için hiç de zor olmuyordu; kurallar sadece sessiz, sakin ve mazlumlar için uygulanıyordu. Sırf bu sebeple, batıda gayet güzel işleyen ‘randevu sistemi’ Diyarbakır hastanelerinde işe yaramıyor. On iki yıldır Diyarbakır’da doktorluk yapan ve bu arada çok iyi gözlemler yapan bir dostumla bu konuyu konuştuğumuzda bana şöyle dedi:
“Bu bölgenin en büyük problemi ‘yönetilememektir. Her vatandaş işlerini daha çabuk yürütmek için araya sokacak tanıdıklar buluyor. Herhangi bir kurumda düzen oturtmak neredeyse imkânsız gibi.” Sonra şunları ekledi: “Valla ben özelde çalışırken önümdeki düğmeye basıp sıradaki hastayı çağırıyordum ama içeri kim girerse onu muayene ediyordum; aksi halde zamanı daha kötü kullanmış oluyordum çünkü.”
İnsanlar arasındaki ilişkileri belirleyen unsurlar başlıca güç, para ve ahbap-çavuş ilişkisi haline gelmiş. Demem o ki, kimse kimsenin hakkına hukukuna riayet etmiyor.
Belediye tarafından makbuz kullanılmadan alınan paralar söz konusu ki bunu her vatandaş dillendiriyor. Meclis toplantılarında Osman Baydemir’e rağmen elini masaya vuran birilerinin olduğunu ve bu kişilerin, belediye çalışanı bile olmadığı herkesçe malum. Hatta bu bir propaganda olarak bile kullanılıyor. (İfade aynen şöyle: Dağ kadrosundan)
Sayılarını çoğaltabileceğim bu örnekleri sıralamamın nedeni eleştirimin gerekçesini ortaya koymaktan ibarettir. Şunu da belirtmeliyim ki bu sadece Diyarbakır’la ilgili de değildir. Bölgenin diğer illeri de kısmetine düşeni almak durumundadır; üç aşağı-beş yukarı…
Yıllardır Türkiye’nin en önemli gündem maddesini oluşturan Kürt meselesinde, sorun bir kimlik ve kültürel hakların gaspı, çifte standart uygulamaları ve asimilasyon politikaları olarak dillendirildi. Hukuksuzluktan ve anti-demokratik uygulamalardan bahsedildi. Şüphesiz bunlar doğru; nitekim son yıllarda bu söylemin doğruluğu çok daha geniş kesimler tarafından bile kabul edilir oldu.
Eleştiri şu:
Kültürel haklarının iade edilmesini isteyen, hukuk talibi olan ve demokrasiden dem vuranların, önce kendisilerinin kendi insanlarına bunu takdim etmesi gerekmez mi? Kendi insanının hakkına hukukuna riayet etmesi gerekmez mi? Karşısındaki insanın partisine, örgütüne, parasına ve gücüne bakmaksızın insanlığına bakması ve hakkını teslim etmesi gerekmez mi?
Diyelim ki onlarca yıldır rejimle aralarında kangrenleşen meselelerden dolayı tepkili olunsun ve bu sebeple rejimin askerine, polisine, bürokratına, yargısına ve yasalarına vs. mesafeli olunsun. Bu bir yerde anlaşılabilir bir durumdur. Oysa hak talep edenlerin kendi insanına haksızlıklar içinde olduğunu görmek çok üzücü bir durum. Bu durumda ‘kültürel haklar’ söylemi çok da tutarlı görünmüyor. Zira kendi engin kültürüne zaten cephe almış bir davranıştan bahsediyoruz… Aynı durum demokrasi için de, hukuk için de geçerli elbette.
Söylemem o ki; Biz kendi içimizde insan (kul) hakkına saygılı olmazsak, adaleti hayatımızda göstermezsek, Kendi insanımıza çifte standart uygularsak, ‘bizden olmayan insanlar’dan nasıl aynı taleplerde bulunabiliriz.
Vesselam.
Not: Bu yazıyı on gün önce yazdığım halde, ancak cesaret edip gönderebildim. Buradan da acaba eleştiriye çok da açık olmadığımız gibi bir sonuç çıkarılabilinir mi?..
farukmagat@fitrat.com