Ülke ve dünya gündemi çok hızlı bir şekilde değişmekte. Dün Demokratik açılım tartışılıyordu, Sonra ABD’nin Afganistan’a Asker takviyesi, DTP’nin Kapatılması ve Demokratik açılım tartışmaları, Gazze Konvoyu, şimdi Yemen’e açılacak olası savaş, tabi ki Ergenekon Terör Örgütü ve “Alçak Siyaset” olarak isimlendirilen Siyonist Terör Devleti Parlamenterinin davranışı…
Sanırım bu ülke insanı, üzerindeki ölüm toprağını hafifçe silkelemeye başladı. Eğer duvarın arkasında başka bir senaryo yoksa ve bizler figüranlaştırılmadık isek ve yaşanılanları doğru okuyabiliyorsak, görünen tablo bunu göstermekte.
Bu kanıya varma gerekçelerimiz değişik aslında. Ülke parlamentosunun, demokratikleşme adına atacağı adımlar için dışarıdan icazet istemiyor gibi görünmesi, menfaati olmayan taleplere rest çekebilmesi, zalimlerin zulmünü yüzüne haykırabilmesi, toplumsal refleksleri görülebilir tepkiye dönüştürebilmesi, kişisel veya toplumsal çıkarları adalet duygusuna feda etmemesi gibi yargılar, son dönemlerde kafalarda oluşmaya başladı.
Bunun için yukarıda saydıklarımızdan üç başlığı açmaya çalışacağız. Bunlardan ilki, Devlet politikalarının siyasi parti anlayışı ile çok yakından ilgili olduğu ve resmi refleksin bu anlayışlara göre kısmen de olsa şekil alabileceğidir. Bu önemlidir, çünkü “Hürr” olabilmek, muhatabının zorbalığına rest çekebilme cesareti gösterebilmektir.
İkincisi, bir siyasi aktörün siyaset sahnesinden silinme gerekçeleri bizim için anlamsız olsa da, siyasi aktörün acılardan nemalanma dürtüsünün var olma gerekçesi haline getirildiğidir.
Üçüncüsü kadim Filistin meselesidir ki, bu meselenin bizim gündemimizde de fazlaca yer almasının belki de en ciddi gerekçesi, bizim toplumumuzun Filistinlilerin kimliğinde biraz kendilerini bulmalarıdır.
Detaylara gelince;
1- ABD, El Kaide ve Taliban kılıfı ile başlattığı kirli savaşta hezimete uğradı, Afganistan batağından çıkabilmek için, daha fazla asker takviyesi talebinde bulundu. Türkiye daha önceden kararlaştırdığı sayıyı artırmayacağını ve silahlı gücün bir parçası olmaması koşuluyla asker göndereceğini deklare etti. Daha önceki hükümetlerden biri ve daha önceki ekonomik&siyasi tablo söz konusu olsaydı, sanırım alınabilecek üç kuruş kredi karşılığında ABD talepleri sorgulanmadan yerine getirilirdi.
2- DTP, daha önceden açılan bir davanın neticesinde kapatılma aşamasına geldi. Demokrasi ile yönetilen bir ülke’de yönetim erklerinden olan Yargı: “ Ya Verdiğim role göre oynarsın, ya da bu oyunda yoksun.” dercesine, DTP’yi kapatma kararı aldı. DTP de kendisi için biçilen role eklemeler yaptığı için, oyundan çıkarılan partilerden birine dönüşüverdi.
Her ne gerekçe ile olursa olsun, belirli bir kitlenin temsilcisi olan bir oluşumun, siyasi arenadan diskalifiye edilmesi tasvip edilemez.
Her oyun, kuralına göre oynanmalı mı? Kuralı belirleyenler oyunda taraf iseler eğer, zaten başlamadan ciddi bir avantaja sahip değiller mi? Eğer bu böyle ise, o zaman bu oyunda adalet olgusundan söz edilebilir mi? Bunlar tabi ki sorgulanmalı ancak, her biri ciddi bir köşe yazısını gerektirmekte.
Asıl merak ettiğimiz konulardan biridir. Şayet aktörler DTP’ye “bir kaç kural da sen ekle yada beğenmediklerini değiştir” deselerdi, DTP hangi kuralları değiştirirdi, ya da neleri öncelerdi, bu ciddi bir merak konusu aslında. Yaşanılan sürece bakıldığında Sanırım ekleyecekleri en temel madde, “ bizim dışımızda birilerinin dile getirdiği ya da ifade ettiği hiçbir çözüm önerisi kabul edilemez. Velev ki bu, olabilecek tek çözüm önerisi olsun.” olurdu. Bu kanıya nereden vardığımıza gelince;
“Kürd Açılımı” veya “Demokratik Açılım” olarak isimlendirilen değişim hareketinin deklare edilen maddeleri arasında, DTP’nin taleplerinin çok büyük bir kısmı yer almasına rağmen, DTP açılıma destek vermedi, hatta ilk atılan adımı kendi adına bir ŞOV’a dönüştürerek açılıma olabilecek en ciddi darbeyi vurdu.
Eş Başkanın “Açılım bitmiştir” diye kahkahasının altında, millet adına atılan adımların aslında kendilerinde bir sevinç oluşturmadığı, ancak kendi elleriyle bir şeyler yapılabilirse bunun anlam kazanacağı gibi bir istihza vardı. O kahkaha’dan şu anlaşıldı. Mazlum ve mağdur Kürd halkının yaşadığı kahredici süreç sadece varoluş sermayesi. Yoksa yaraların iyileştirilmesi, bunları sevindirmez.
Kürdlerin siyasi temsilcisi olduğu iddiasıyla vücuda gelmiş bir siyasi aktörün Kürdlerin acıları üzerinden beslenme niyetini de unutmayacağız. Kişisel Rantın, manşetlerde yer alma gayretinin, siyasi bencilliğin, bu halkın acılarından daha önde tutulduğunu gözümüze sokan bir siyasi aktörün, bizim insanımızın yüzüne bakıp “Ben sizleri temsil etmekteyim” cümlelerini kurabilecek yüzü nasıl bulacağını da merak etmekteyiz.
Hükümet, resmi ideoloji ve devlet adına, geçmişteki bir kısım günahlarını itiraf etmekte ve pişmanlık nişanesi olarak da şimdiye kadar işlenen cürümlerin bir daha işlenmemesi adına, bir açılım başlatmakta ve adına “Kürd Açılımı” demekte. Ama Adına açılım gerçekleştirilecek olan halkın temsilcisi iddiası ile kurulmuş olan bir parti, “ Em naxwazın.” (Biz istemeyiz.) tavrı takınmakta. Hatta sürecin tıkanmasına sevinmekte. Neden ??? Çünkü bu acılara açılım gerekmez, ihtiyaç duyulursa da ancak onların eliyle olursa adı açılım olabilir…
Genelde Türkiye toplumunun, Özelde de Kürd halkının, yanındakileri ve karşısındakileri tanımlamaları artık daha kolay sanırım. Her ne kadar kirli silahların gölgesi halen bu halkın üzerinde olsa bile…
3- Yaklaşık iki aydır gündem oluşturan, uluslar arası birçok birey ve sivil toplum kuruluşu katılımcısının tertiplediği “Filistin’e Yol Açık” konvoyunun bıraktığı birlik şuuru heyecanı vardı. Avrupa ülkelerinden başlamış olmasına rağmen aslında konvoy, İpsala sınır kapısından içeri girdiği anda hüviyet buldu ve uluslar arası haber değeri kazanmaya başladı. Türkiye’de uğranılan her il, Konvoya yüreğinden bir şeyler katarak ülke sınırlarının dışına uğurladı. Bu sayede, ülkelerin safları, diğer ülkelerdeki müslüman toplumların yönetenlerle imtihanı ve devletleriyle bir olan ya da çelişen yapılar gün yüzüne çıktı. Siyonist Rejim’in “değnekçiliğini” yapan ülkelerin halkları üzerine kurdukları baskı, oluşturdukları hegemonya biraz daha gözle görülür ve örneklendirilebilir hale geldi. Örneğin, Ürdün’de konaklayan konvoya, sivil halk ancak gece yakınlaşabiliyor bunu da büyük bir gizlilikle yapmaya çalışıyormuş. En azından birkaç cesur adam aracılığı ile de olsa, gönüllerinin zalimden değil, mazlumdan yana olduğu hissettirilmeye çalışılmış.
Mısır, izzet ve şereften yoksunluğun ne kadar örneği varsa hepsini sergiledi. Bireyler, verdikleri sözleri bazen yerine getiremeyebilirler. Hani iman ehli bunu da yapamaz, Çünkü El Emin sıfatı bize miras kalan en temel tanımlamadır. Bu konuda çok endişesi olmayan insanlar, değişik mazeretler üretebilirler. Ya bu bir devlet ise ??? Devlet yap-boz oyunu gibi metin ve anlaşma değiştiremez. Bunu yaparsa devlet olma vasfı sorgulanmalıdır. Tüm bu Devlet olma koşullarını hiçe sayan Mısır kukla rejimi, izzet ve şeref sahibi bir grup insana devlet ağzı ve taahhüdü ile imzaladığı sözleşmeleri hiçe sayarak adi bir çete görüntüsü ile taşlar ve sopalarla saldırdı. Sanki saldıranlar polis değil de 3-5 çapulcuymuş görüntüsü vardı.
Filistinli gençlerin üzerine ateş açmakla, izzet ve şerefin temsilcileri ile birlikte değil, ataları Firavun ile birlikte oldukları ve Firavun Varislerinin kuklaları olduklarını tescillediler.
Devlet erki ve oligarşik düzenin davranışlarını anlamak çok zor değil. Ama ya Mısır halkı???. Mısırda hayat bulmuş ve daha sonraları neredeyse tüm Müslüman ülkelerde taraftar bulmuş olan İhwan-ı Muslimin Teşkilatı, hem hareket metodları hem de Müslüman dünyada oluşan algılarıyla birçok “halk hareketi”nin örnekliğini yapmıştır. Buna rağmen Mısır halkından müspet hiçbir tepkiden söz edilmedi. Bu konvoyla şunu gördük ki, her hareket peşi sıra bir varis kitle bırakamayabiliyor. Külleriyle beraber yok olma hali, bu olsa gerek.
Tüm bu yaşanılanlardan anladığımız şudur ki, özelde Türkiye toplumu, Müslüman dünyaya örneklik teşkil edecek adımlar atmakta ve haksızlığa direnme adına daha fazla çaba sarf etmektedir. Özelde, Kürd Halkının acıları artık daha rahat dile getirilebilmekte, devlet resmi olarak tamınlamasa da, resmi ağızlardan taleplerin yerine getirilmesi gerektiğini dile getirmekle beraber, Türk halkının bu talepleri anlaması gerektiğini biraz daha yüksek sesle dillendirmektedir. Bu gelişmeler, söylemlerdeki kardeşliğin ayakları üzerinde doğrulmasının vesileleri olacaktır inşaallah.
Önemli: Sitemizde, değerli bir kalemi daha okuyacaksınız bundan sonra inşaallah. M. Sıddık Marsaklı Hocamız’a "Hayırlı olsun" temennilerimizi iletirken; doğruların ifade bulduğu bir kalemi okuyacak olmanın sevincini hissediyoruz.
editor@fitrat.com