M. Yasin Haskanlı
Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye sürecinin Ortadoğu’da olduğu gibi imparatorluğun merkezini oluşturan yakın coğrafyada yarattığı yönetim ve modernleşme sorunları, tasfiyenin hâlâ sürdüğü ve gerek merkezde gerekse diğer ulus devletlerde hâlâ sürecin tekâmülü açısından yapılması gerekenlerin olduğu görülmektedir.
Cumhuriyetin kuruluşunun 87 yıl sonrasında, hâlâ kurucu mantığın toplum tanımı ve ülkenin istikameti açısından, pratik hayat açısından netleşmemiş olması toplumun ve siyasetin sancılı bir ortamda nefes alıp verdiğini göstermektedir. Bunun en iyi örneğini 2009 yılından bu yana tartıştığımız; ama kendisini onlarca yıldır dayatan Kürt meselesi etrafında şekillenen “demokratik açılım”da izlemekteyiz.
Çeşitli vesilelerle değinilmeye, gündeme getirilmeye çalışılan sorunlar, onlarca yılın içine saklanmış ve kökleşmiş sorunlardır. Yılardır toplumun farklı kesimlerinde, farklı da olsa kısıtlanmışlık, kendini ifade edememe, baskı ve şiddetle sindirilme hali kanıksanmış, razı olunmuş, doğallaşmıştır. Ancak toplumsal davranışlar, toplumların dinamikleri çeşitli zaman aralıklarında belirli bir düşük tepkiselliklerin ardından uygun ortam ve koşullarda geçmişte yaşanan özgürlük karşıtı her olgunun, engelin ve kurumun sorgulanmasını doğurmuştur. Bu durum, dünyanın alışık olduğu ve neredeyse tüm baskıcı rejimlerin uğradığı bir sondur. Bunların oluşma süreci toplum içerisindeki harekete geçirici unsurların sağlıklılığıyla doğru orantılı gelişen bir durumdur.
Ülkemizde son dönemdeki tartışmaların 87 yıllık cumhuriyet döneminin uygulama ve bakış açılarına yönelik ciddi ve eleştirel bir yanı olduğu kanaatindeyim. En son söylenecek olanı, şimdi söyleme durumu olsa bile bu demokratik açılım süreci başarıya ulaşmazsa da şu yönüyle önemlidir: Türkiye’de kapalı kapılar ardında çekinilerek konuşulan, tartışılan sorunlar, artık çok sesli ve çok taraflı bir şekilde tartışılmaktadır. Bu durumdan da geriye gidiş artık kolay kolay mümkün görünmemektedir.
2005 Yılında Başbakan Erdoğan tarafından Diyarbakır’da ilk kez açık bir şekilde dillendirilen ve Kürt sorunu olarak kabul edilen ve nihayetinde 2009 yılında çeşitli ad ve tanımlarla toplumun birçok katmanı tarafından tartışılan “demokratik açılım süreci” 87 yıllık cumhuriyet tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olmaya adaydır.
Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra dışlanan, yok sayılan, baskı ve asimilasyona tabi tutulan çeşitli etnik unsur ve hayat tarzlarının bu uygulamaların başladığı tarihten bu güne kadar değişik usul, esas ve yoğunlukta tepkilerini dile getirdikleri bir gerçektir. Özellikle Kürt sorunu ve bunun etrafında şekillenen problemler ülke gündem ve politikalarının ana eksenini oluşturmuş, oluşturulmasına bahane olmuştur.
Cumhuriyet tarihine sayısız dramatik durum olarak damgasını vuran baskı, şiddet, ötekileştirme ve inkâr politikaları toplumumuzun, özelde de Kürt halkının modern dünya algısının nimet ve gereksinimlerinden nasıl mahrum bırakıldığının acı ve utanç vesikasıdır. Modern dünyanın söylemlerine kulak tıkayan, özgürleşme ve kendini ifade etme gibi en doğal insani hakların görmezlikten gelinmesi, toplum adına, toplumun sindirilmeye çalışılması ancak ilkellikle açıklanabilecek bir zulümdür.
Çeşitli saiklerle bu güne gelmiş olan sorunların çözümünü isteyenler açısından, durumun ne olduğu tartışılması gereken bir durumdur. Zira sorunun kendisi gibi kimin eliyle nasıl halledileceği bugün açısından önemlidir kanaatindeyim. Asıl kavganın da bu noktada yoğunlaştığı görülmektedir.
Dört ayrı adreste kümelenmiş tarafların bu sorunları algılama ve çözme teklifleri sorunun aslında aşırı politize olmuş çeşitli zamanlarda farklı algılandığı ve istismar edildiği gerçeğini karşımıza çıkarmaktadır.
Bu gün Kürtler anayasal anlamda herhangi bir güvenceye kavuşmamakla birlikte, pratik hayatta gelecek açısından umut verici bazı kazanımlar elde etmişler ve etmeye de devam edeceklerdir. Ancak bunlar anayasal güvenceye alınmaz ve Kürt halkı üzerindeki psikolojik bariyerler kalkmaz ise bu kazanımların çok da bir anlam ifade etmesi beklenemez. Yirmi, otuz yıl öncesine oranla Kürtler daha rahattır. Kendilerini ifade etmekte, toplumsal tepkiler oluşturmada ilerlemişlerdir. Tüm bu durum daha üst beklentileri dile getirmeye, eşit vatandaşlık, anayasal güvence, dil, kimlik, örf gibi temel hakların çok daha derinlikli bir şekilde talep edilmesini sağlamıştır. Yirmi yıl önce sadece belirli marjinal bir kesimin ideolojik talepleri arasına sıkışmış beklentiler, bugün büyük bir ekseriyet tarafından (farklı siyasi partilere oy verseler de) dile getirilmektedir. Bunun en önemli sebeplerinden biri Kürtlerin hem kendilerini, hem de dünyayı kavramalarıyla orantılı bir gelişmedir.
İletişim ve etkileşimin baş döndürücü bir hızda olduğu çağımızda Kürt sorununda geriye dönüş artık mümkün görünmemektedir. Kürtler bir çözüme kavuşacaklardır. Ancak çözümün adresi ve usulü, sonuçları bugün politik tarafların kavgalarının sonuçlarıyla şekillenecektir. Yukarıda belirttiğim gibi bu işi, dört tarafı olan bir kavganın neticesi belirleyecektir.
1- Türkiye’nin iç barışının oluşması ve bu barış ortamından doğacak enerji ile ülkenin bölgesel ve dünya çapında güçlü bir konuma geleceğini ön görenlerin, ayrıca insan hak ve hürriyetleri açısından meseleye yaklaşıp, bu utancın daha fazla sürdürülmemesini talep edenlerin öncülüğünü ve desteğini verdiği demokratik açılımın mimarları birinci kesimi oluşturmaktadırlar. Bu cenahta Ak Parti, liberal demokratlar, toplum içindeki sivil toplum kuruluşları ve birçok entelektüel bulunmaktadır. Yılarca muhafazakâr kesimlere biçilen karakter statükocu bir yaklaşımdı. Ancak Ak parti bu yönüyle ezberleri bozarak birilerinin deyimiyle sosyal demokratların öncülüğünü yapması gereken birçok eylem ve değişimin öncülüğünü yaptı. “Katolik bir davranış” içinde olması beklenen bir partinin toplumsal değişim ve dönüşüme katkı sağlaması, birçok sorunla ilgili söyleyecek sözünün olması Türkiye’de son dönemin gerçekten sistem ve toplum ilişkileri üzerine değişim ve gelişim bağlamında yoğunluklar oluşturdu. Sol kesimin alternatifi, sağın da çok ilerisinde yer alması Ak Parti açısından mükemmel bir avantajdır. Tüm bu duruma rağmen mevcut sorunların çözümü Ak Parti açısından kolay değildir. Zira birçok cephede mücadele vermektedir. Statükocu yaklaşımlar şu an Ak Parti’yi çevreleyen en büyük sorundur. Gerek parlamento çatısında bu izleri taşıyan partiler, gerekse ordu ve yargının içinde bulunduğu zihin ve eylem hali, Ak Parti’nin bazı meselelerin hallini sürece yaymasını zorunlu kılmıştır.
Bir diğer dikkat edilen nokta da; Ak Parti’nin ülkenin tüm coğrafi bölgelerinden oy almış olması ve bu temsilin yarattığı hassas denge nedeniyle adım atarken bu dengenin bozulmamasını önceleyen bir politik tavır sergilemesidir. Ak Parti’nin, 87 yıllık cumhuriyet rejiminin yarattığı trajedileri gidermenin hesabını yaptığına inanıyorum. Ancak sorunları çözmek istemesi tek başına yeterli görünmemektedir. Çözüm sürecinin ülkedeki engelleyici odaklara karşı nasıl geliştirilmesi gerektiği ve destek noktalarının uzun soluklu nasıl muhafaza edileceği önemli bir husustur.
2-İkinci kesim, 30 yıllık kavganın bir sonucu olarak çözümü kendilerinde gören PKK ve bu eksende siyaset yapanların oluşturduğu bloktur. Mücadele tarzı, geçmişi sistemin bulanıklığından çok da farklı görünmese de, Kürt halkının belli bir kesimi tarafından destek ve adres olarak kabul edilen bu kesim, son gelişmelerde dikkat çekici bir tavır izlemiştir. Kendi kutsallarını oluşturarak, semboller üzerinden kavga kültürü oluşturan Kürt ulusalcılığı, siyasi manevra kabiliyeti açısından çok da faydacı bir noktada değildir. Bu bahsettiğimiz kesim, sorunun çözümü noktasında iktidarın elini güçlendirmektense, olayın bir aldatmaca olduğu ve samimiyet testi uygulama gibi, çok da yerinde olmayan deney ve düşüncelerle süreci manipüle etmektedir. İktidar tarafından başlatılan her sürecin ardından toplum nezdinde hükümetin psikolojik anlamda izahta zorlanacağı durumlarla, süreçlere ara verilmesine sebep olmaktadırlar. Bu durum biraz da beşeri başarı ve zafer elde etme hırsının zayıf düşürücü yanlarından biridir. Başarının ve kazanımın illa ki tek adresli ve intikam alıcı bir tarzda olması koşulu ortaya çıkmaktadır.
3-Üçüncü kesimi oluşturanlar statükonun ve devletçi reflekslerin yılmaz bekçisi konumundaki CHP, ordu ve yargıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, birçok çıkmazın müsebbibi konumundaki bu aktörler siyasi hayatımızdaki birçok vakanın istismarını ve çeşitli araçlar kullanarak rant oluşturma becerisini sergilemişlerdir. Cumhuriyetin ilk yılarındaki baskı ve yok etme politikalarının hem resmi hem de uygulayıcı aktörü durumundaki CHP, “sosyal demokrat” cenahın en garip temsilcisidir. Bu garipliği, üyesi olduğu Dünya Sosyalistler Birliği’nden çıkarılmasını bile gündeme getirmiştir. Tek parti rejimini uzun yıllar bize dayatan, birçok katliam, zorunlu iskân ve darbe daveti yapmak gibi, anti demokratik usuller çerçevesinde siyaset yapma geleneğine sahip bu parti, doğal olarak bugün gündemde olan demokratik açılımı kendi karakterine uygun bir tarzda eleştirmekte ve engellemektedir.
Uzun yıllar boyunca devlet kadrolarında toplumdan uzak, toplumun değer yargılarına, insan hak ve hürriyetlerine kayıtsız bir zihni yerleştiren, iktidar olmasa bile kendini devletin merkezinde hisseden (ettiren) çağa demode kalmış bu zihin yapısının mevcut gelişimi ve olgunlaşmayı, milli refleksler ve Türk ulusçuluğunun referanslarını kullanarak engellemesi çok da garipsenecek bir durum değildir. Garip olan, tüm bunlardan dolayı ızdırap çekmiş Alevilerin ve batıda yaşayan Kürtlerin CHP’ye oy vermeleridir. Bu durum olsa olsa katiline âşık olma durumudur.
4-Dördüncü kesim, özgürlük sorununu tüm derinliğiyle yaşayan halktır. Yukarıdaki sıraladığımız tarafların tümü bu kesim için çözümlerini oluşturmakta; ama çoğunluğu halka danışma ihtiyacını hissetmemekte ve bunu halk için lüks bir durum telakki etmektedir. Demokrasi dediğimiz olayı bile farklılaştırıp öyle halka yuttururlar. Tüm dünyanın anladığı şekliyle demokrasiden farklı olarak, demokrasinin yeni türü ülkemizde “halk adına; ama halka karşı” uygulamaların adı olmaktadır.
Demokratik açılım gündemdedir, ilk telaffuz edildiğinde Doğu ve Güneydoğu’da heyecana sebep olan açılım, bu heyecanı önemsemeyenlerin politik atraksiyonlarına kurban edilmek istenmektedir. Kaç tane siyasi aktör, bu süreçten doğrudan etkilenecek olan halk kitleleriyle görüşme ihtiyacı hissetti, kaç tane önyargısız araştırma ve değerlendirme yapıldı? Eğer sayarsak bir elin parmağını geçmez her halde.
Elbette tüm bu taraflara bir de dış etkenler eklenebilir. Ancak kanımca içerdeki tarafların içinde bulundukları hal, dışarıdan müdahaleleri doğurmaktadır. Bu sebeple dışarıdaki etkenlerin çok da belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Bir toplumun kendini inşa etme çabası, güçlü bir irade sergilemesi ve kendisi olma çabası dış faktörleri egale edecek güçtedir.
Ülkenin özgürlük sorununun, farklılıklarının, kendini ifade etme taleplerinin irdelendiği ve çözümünün tartışıldığı bir süreçte, bu sorunları yaşayan herkesin sürece katkı ve destek vermesinin bir zorunluluk olduğu kanaatindeyim. Özgürlük problemi toplumun tümüne ait olan bir sorun ise, toplumun bu konu etrafında yoğunlaşmasını ve olumlu adımlara destek vermesini sağlamak gerekir. İyilerin bu tür süreçlerde daha aktif ve duyarlı bir rol üstlenmeleri, sahada yer alan art niyetli odakların çok da rahat olmamalarını sağlayacaktır. Bu bağlamda bu sorumluluğu taşıyan tüm Müslümanların ellerinden gelen desteği sunmaları, zamanın bir icabıdır. Verilen bu destek, bir siyasi partinin müntesibi olmak demek değildir. Verilen destek, gerek kendimizin gerekse de toplumun daha sağlıklı bir yönelim ve tercihler oluşturması açısından zemin oluşturmak içindir. Çünkü özgürlüklerimizin genişlediği ve kendimizi daha rahat ifade edebildiğimiz oranda İslamileşebiliriz.