Yavuz YILMAZ
Özellikle Ak Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesinin ardından, sisteme yönelik eleştirilerin artması, merkezi işgal eden politik elit tarafından endişeyle karşılandı. Aslına bakılırsa Türkiye’de siyasal hayat ikiye bölünmüş durumda: tutucular ve gelenekçiler. Tutucular, bir siyasal figür olarak psikolojik bir travma yaşamaktadır. Rasim Özdenören, “Siyasal İstiareler” adlı eserinde “Tutucunun en büyük korkusu” diyor, “tuttuğu düzenin elinden kaçıp gideceği korkusudur. Statüko (kurulu düzen) değişirse elinde bulundurduğunu düşündüğü çıkarın berhava olacağı kaygısını taşır. Bu yüzden statükonun değiştirilmesini istemez. Böylece anlaşılıyor ki, tutucunun kişiliğini oluşturan en temel psikolojik özellik korkaklıktır. Elinde olan ve tarihten miras olarak devraldığı ayrıcalıkları kaybetme korkusu o insanı hırçın ve anlayışız kılar. Bu tip insanlar mutsuzdur ve mutsuzlukları tüm açıklığı ile yüzlerine yansır. Son zamanlarda değişim karşıtı olan tutucuların temsilcilerine bakarsanız mutsuz ruh halini tüm çıplaklığı ile görmeniz mümkündür.
Rasim Özdenören, tutucunun da zamanında değişimi desteklediğini söyleyerek, siyasal hayatımıza ışık tutacak sonuçlara ulaşıyor. “Aslında, bu günün tutucusu, dün belki de kökten değişikliğin yanında yer almış biriydi. Fakat o, değişen şartların farkında olmadığından, dünün şartlarının bugün de aynen devam ettiğini farz ederek kendini hala eski günlerdeki kökten değişimin yanında yer almış biri olarak görebilmektedir.” Böylece o her tür değişim talebini eskiye dönüşü amaçlayan gerici bir hareket olarak algılamaktadır. Aslında gerçek durum tutucunun tarih algılamasının tümüyle anakronik bir yansımadan ibaret olduğudur. O, yaşadığı ve sistemin kendisine sağladığı ayrıcalıklara yönelik her tür eleştiri ve değişim talebini, rejimi de arkasına alarak, geçiştirmeye çalışmaktadır. Ancak bu çabanın ahlaki ve hukuki alt yapısını savunmak konusunda büyük bir ikiyüzlülüğe sığınmaktadır. Tutucunun ikiyüzlülüğü değişim isteyen herkesi rejim düşmanı ilan ederek, kendi çıkarlarını savunmaya çalışmasından kaynaklanmasıdır. Bu durum tutucunun ruh hali hakkında yeterince bilgi vericidir. Rasim Özdenören, devrimin yarattığı ayrıcalıkları kaybetmek istemeyen ve değişime kapalı tutucunun ruh hali hakkında daha ayrıntılı analizler yapmaktadır: “ Kendini değişime kapatmış olmak bir şeydir. Fakat devrimin elden gideceğine ilişkin kaygı onda öyle bir karabasan haline gelmiştir ki, en küçük bir değişiklik talebinde bulunanlar anında vatan hainliği ile damgalanmış, başlarına gelmedik bela bırakılmamıştır. İdam, sürgün işkence… gibi zulmün her türlüsü değişimden yana olanlara uygulanmıştır.” Türk siyasal tarihi bu tür olaylarla doludur. 27 yıllık tek parti dönemini sona erdiren DP ve bu partinin genel başkanı Adnan Menderes, 12 Eylül darbesinin arkasından iktidara gelen ve statükoyu bir hayli rahatsız eden ANAP ve onun genel başkanı Turgut Özal, 2002’de iktidara gelen ve statükonun tamamen sarsıldığı Ak Parti ve onun genel başkanı Tayyip Erdoğan dönemi, hep aynı suçlamalarla karşılaşıldığı dönemler olmuştur.
Toplumsal değişim karşısındaki bu tür tutucu tavırların sürgit başarılı olmadığını tarihsel süreç tüm çıplaklığı ile göstermektedir. Ancak şu bir gerçek ki, tutucular mevcut düzeni sürdürmek için her yönteme başvurmaktadırlar. Bu sarmaldan çıkmanın tek yolu özeleştiri mekanizmasından geçmektedir. Çünkü “ Özeleştiriye kapalı tutulan şeyler düzelmiyor, bilakis kangrenleşiyor, kanserleşiyor. Durum o kerteye ulaşınca da yapacak fazla bir şey kalmıyor. Esnekliğini yitiren ulusalcılık ırkçılığa doğru evriliyor. Devrimcilik demir pençe haline geliyor. Halkçılık halkın vesayet altına alınmasına ve giderek köleleştirilmesine müncer oluyor.” Nitekim Türkiye’de en temiz kavramlar bile uygulamada kirleniyor ve halka zulüm mekanizması haline geliyor.
İslam özeleştiri sürecini şartlar ne olursa olsun ertelenemez bir gerçeklik olarak kabul eder. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” ilkesi bu gerçeğin ifadesidir. İnsan her gün kendini eleştirmeli, hatalarını gözden geçirmeli ve elde ettiği veriler ışığında kendini yeniden inşa etmelidir. Çölde yaşayan bedevi Araplardan bir cihan imparatorluğu yaratan süreç böyle bir inşa faaliyeti sonucunda oluşmuştur.
Bedelini ödemeyi göze almayan hiçbir lider veya toplumsal hareket, köklü bir dönüşüm gerçekleştiremez. Toplumsal değişimi gerçekleştirmeye çalışan kişiler, tutucuların mevcut düzeni korumak için harcadıkları enerjiden daha fazlasını harcamak zorundadırlar. Ancak ne yapılırsa yapılsın değişimi engellemek mümkün değildir. İlkçağ Yunan filozoflarından olan Herakleitos’un dediği gibi “Bir ırmakta iki kez yıkanılamaz”. Zira ırmağa ikinci kez girildiğinde ırmağın suları da, zaman da değişmiştir.
Mehmet Altan’ın sık sık vurguladığı gibi yeryüzü standartlarını göz önüne almadıkları için, tutucuların demokratik tavır almaları mümkün değildir. Bu yüzden demokratik mücadele yerine askeri darbeleri, siyasal projeleri için daha geçerli bir argüman olarak görüyorlar.
yavuzyilmaz@fitrat.com